Wwwbeyazrenklerorg’s Weblog

Just another WordPress.com weblog

Avustralya ile ‘Süryani soykırımı’ krizi -Ermenilerin Katliamları- BESAM-www.beyazrenkler.com/forum

Yazan: wwwbeyazrenklerorg Aralık 12, 2009

http://www.beyazrenkler.com/forum/index.php/topic,958.new.html#new

Süryani Evrensel İttifakı adlı derneğin başı çektiği bir grup, “Türkler bize soykırım yaptı” diye Sydney’deki Fairfield semtinin göbeğine topuz şeklinde kocaman bir soykırım anıtı dikmeye hazırlanıyor. Fairfield Belediye Meclisi konuyu 15 Aralık Salı günkü toplantısında karara bağlayacak. Avustralyalı Türkler bu haksız girişimi durdurmak için e-dilekçe kampanyası başlattı.

(Deniz Batuk / CNNTurk.com / Avustralya) – Fairfield semtine yerleştirilecek olan 4,5 metre yüksekliğindeki heykel, “Süryani bayrağı” ile birlikte bir küreyi tutan eli betimliyor, amacı da “insanların soykırım korkusu olmadan yaşaması” gibi bir şekilde açıklanıyor.

Anıt, 20′nci yüzyılda dini ve siyasi sebeplerle “Türkiye, Irak, İran‘da özellikle 1915 ve sonrasında öldürülen kişilerin anısı”na açılacak.

Heykelin dikileceği Bonnyrigg parkının karşısındaki arazinin adı da tarihteki Süryani devletinin başkenti olan ‘Ninova’ bahçesi olacak.

Her 10 kişiden birinin Süryani olduğu açıklanan Fairfield’de, Belediye Meclisi konuya hassas görünüyor.

Anıt dikilmesi için Süryani Evrensel İttifakı’nın sunduğu teklif 15 Aralık 2009 Salı günü Fairfield Belediye Meclisi’nde görüşülecek.

Türk, Iraklı ve İranlılardan zulüm gördüklerini, hala travma yaşadıklarını belirten Süryani birliği, “Dünyanın en iyi kenti Sydney’de yaşamaktan dolayı kendimizi ayrıcalıklı sayıyoruz ama toplumumuz ne yazık ki geçmişte yaşanan trajik olayları hala unutamıyor. Soykırım yüzünden devletsiz kaldık” diyor.

Bu Fairfield’daki Süryanilerin ’soykırım’ anıtı açmak için bu yıl ikinci denemeleri. Assyrian Universal Alliance / Süryani Evrensel İttifakı’nın sözcüsü Hermiz Şahin, Fairfield’in yerel gazetesi Fairfield Advance’de çıkan haberde bakın ne diyor:  “Bu çok büyük bir heykel olacak. Herkes bunu duyacak ve yurtdışından bu anıtı ziyarete gelecekler.”

Sydney bir nevi Erivan olacak anlayacağınız. Erivan’daki soykırım anıtının Süryani versiyonu, yurtdışından politikacıları, ziyaretçileri ağırlayacak.

Süryani birliği, NSW Local Government Association / NSW Belediyeler Birliği’nin zaten Süryani soykırımını tanıdığını iddia ederek, kendilerini destekleyen bir diğer kanıt olarak da International Association of Genocide Scholars / Uluslararası Soykırım Araştırmacıları Birliği’nin 2007 yılında yayınladığı bir kararı sunuyor teklifinde.

Bu kararda, Türklerin 1914 ve 1923 yılları arasında Osmanlı Yunanına, Ermenilere, Pontuslu Rumlara ve Süryanilere ’soykırım’ uyguladığı iddiası yer alıyor. Daha önce Fransa, İsveç,ABD‘de de rahatça ‘Süryani soykırımı’ anıtları açtıklarını dile getiren dernek yöneticileri, sıranın artık Avustralya’ya geldiğine dikkat çekiyor.

Anıtın üzerindeki tabelada şunlar yazacak: “Bu heykel 1915′te 1. Dünya Savaşı’nda, 1933′teki Simile Katliamı’nda (Irak) ve sonrasında yaşamını yitiren Süryani Soykırımı kurbanlarına adanmıştır.” The Assyrian Universal Alliance – Australia Sydney.

Bu şemsiye kuruluşu Avustralya’da bulunan ve İran, Irak ve Türkiye’den gelen Süryanilerin kurduğu çok sayıda dernek de destekliyor. Süryani Türklerin derneği Babylon Cultural Association da organizasyonun içinde.

Anıta destek veren tüm kuruluşların adı, belediyeden gelen yazıda, The Assyrian Australian National Federation, The Assyrian Australian Association, The Assyrian Charity and Educational Community, Assyrian National Centre, Babylon Cultural Association ve Assyrian Universal Alliance olarak sıralanıyor.

Fairfield Advance gazetesinde çıkan habere bakılırsa, Fairfield belediyesi başkan yardımcıları Anwar Khoshaba, Sam Yousif ve Albert Mooshi, Assyrian Universal Alliance ile “çok sıkı” ilişkileri olduğunu beyan ediyorlar. Elimize geçen belediye bülteninden anlaşılıyor ki, bu heykelin tüm masrafı da Süryani Evrensel İttifakı tarafından karşılanıyor.

Tarihsel temelden yoksun ve Avustralya’da uyum içinde yaşayan etnik topluluklar arasında ayrımcılık ve husumet yaratmaya hizmet edecek bu girişim elbette, Türkiye Cumhuriyeti ile Avustralya devleti arasındaki ilişkileri de olumsuz etkileyecek. Aldığımız bilgilere göre, konuyla ilgili Türkiye Cumhuriyeti Sydney Başkonsolosluğu da eyalet hükümeti ve yerel yönetimler nezdinde gerekli resmi girişimlerde bulunuyor. Bakalım 15 Aralık Salı Günü Fairfield Belediyesi Meclis Üyeleri ne yönde karar alacak, merakla bekliyoruz.

Türk toplumunda e-dilekçe kampanyası

Sözde “Süryani soykırımı” anıtı teklifinin belediye meclisince ret edilmesi için, Avustralyalı Türkler de http://www.gopetition.com/online/32646.html adresinden bir e-dilekçe kampanyası başlattı. Avustralya’daki Türk dernek ve birlikleri de birleşerek bu girişime karşı sivil harekete geçtiler:

NSW Türk Kuruluşları Konsey Başkanı Dursun Candemir:
“Biz bu tür olayları zaman zaman bekliyoruz. Osmanlı İmparatorluğu 30′dan fazla milleti bir arada tutmuş. Dolayısıyla o günkü problemler bugünün şartları ile değerlendirilemez. Eğer bugünün şartları ile değerlendirilecekse, İngilizler, Avustralyalılar, İspanyollar, Fransızlar, Amerikalıların da kendi olaylarını aynı bakış açısıyla değerlendirmeleri lazım. Süryanilerin, soykırıma uğradığı, kökten yok edildiğine dair suçlamaları var. Üstelik bugün Süryaniler Mardin, Midyat, Nusaybin çevresinde gayet zengin muhitlerde yaşıyorlar. Türkiye’den İsviçre’ye, bir kısmı da İsveç’e giderek zenginleştiler ve Türkiye’ye döndüler. Bugün Mardin’de, Midyat’ta lüks villalar içinde, İstanbul’da bile kimsenin yaşayamayacağı lüks standartlarda yaşıyorlar. Ermenilerden esinleniyorlar. Bu girişimin arkasında Türkiye’ye ve Osmanlı’ya karşı olan kin var.”

Avustralya Türk Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı Mehmet Karamemiş:
“Biz göçmenler geldiğimiz ülkelerdeki problemleri Avustralya’ya taşımamalıyız. Bunlara hazırlıklı olmamız lazım, bizlere kin besleyenler birbirlerine destek oluyorlar. Ermenistan yaptıkları ile bir şeyler elde etmek üzere, başka gruplar da kendilerini dünya kamuoyuna duyurmak için aynı yolu, en kolay yolu seçiyorlar. Madem Süryanilerin bir kısmı da Irak‘ta katliama uğramış, Irak kökenliler. Neden bu anıtı Irak‘ta yapmıyorlar. Üstelik şimdi ABDyüzünden Irak‘ta siyasi ortam da müsait. Neden Avustralya’yı seçiyorlar, çok manidar.”

Sydney Türk Dayanışma Derneği Başkanı:
“Süryaniler Türkiye’de gayet rahat, en güzel yerlerde yaşıyorlar. Kimse kimseye karışmıyor. Böyle bir anıtı kesinlikle kabul etmiyoruz, bunu saçma ve yanlış buluyoruz. Her önüne gelen istediği yere heykel dikememeli. Neden buradaki Türk toplumunu bu denli rahatsız ediyorlar? Bizim hem eyalet hem federal hükümetin başbakanlarına bu konuyu iletmemiz lazım.”

Auburn Gelibolu Cami Derneği Başkanı:
“Dünyada Türk düşmanlığı almış başını gidiyor. Süryani derneklerince yapılan bu iş Avustralya’da bölücülük yapmaktır. Türkiye açısından bakarsak, Süryaniler yıllarca Türkiye’nin aşını, ekmeğini yemişler. Olmaması lazım. Bu noktada Türkiye Cumhuriyeti devletinin de buradaki Türk toplumuna sahip çıkması gerekir. Türkiye Cumhuriyeti Avustralya’da güçlü bir Türk lobisi oluşturmak için ön ayak olmalıdır, her şeyi fahri olarak vatandaşlardan beklemek doğru değil.”

Yazı kategorisi: Uncategorized | » yorum bırak;

FETULLAHIN TEHDITLERI VE ERGENEKON-Leyla Tavsanoglu-Fethullah Gülen Dosyası-BESAM-www.beyazrenkler.com/forum

Yazan: wwwbeyazrenklerorg Aralık 12, 2009

12 Aralık

FETULLAHIN TEHDITLERI VE ERGENEKON-Leyla Tavsanoglu-Fethullah Gülen Dosyası-BESAM-www.beyazrenkler.com/forum

  
 
Dogrulari yazdigim icin korkuyorlar

“Ergenekon’a inanmayan ve Gülen Cemaati’yle ters düşen herkes şu anda saldırıya uğruyor Bu kişiler üzerinde inanılmaz bir terör estiriliyor”

05-12-2009 23:56
AFÖ(azılı fethullahçı örgüt)’ün Ergenekon tertibini deşifre eden araştırmacıyı tehdit ettiği ortaya çıktı…
Ünlü Ergenekon Raporu’nu yazan İngiliz gazeteci Gareth Jenkins ağır saldırılara uğradığını söylüyor:
Leyla Tavsanoglu
Cumhuriyet-

Ergenekon davasının iddianamelerinden yola çıkılarak hazırlanan “Gerçekle Düş Arasında: Türkiye’nin Ergenekon Soruşturması” başlıklı raporun yazarı İngiliz gazeteci Gareth Jenkins’le konuşuyoruz Jenkins iddianamelerde ciddi mantıksızlıklar olduğunu vurguluyor Dış dünyada Ergenekon davasının gittikçe daha fazla sorgulanmaya başlandığını belirtiyor Davanın AKP hükümeti muhaliflerini bastırmak amacıyla açıldığı kanısının yaygınlaşmaya başladığına işaret ediyor ve Gülen Cemaati’nin işin arkasında olduğu kuşkularını dile getiriyor “Rapor nedeniyle bana hakaretler edildi, yalanlar söylendi Bu rapor iddianameleri temel alıyor

Bana karşı çıkanlar önce iddianameleri okusunlar Üstelik İslami Cihad sitesinde beni hedef gösterdiler Beni öldürebilirler Ama sonuna kadar gerçek ve doğru bildiklerimi söylemeye devam edeceğim Neden korkuyorlar? Demek gizlemek istedikleri bir şeyler var” diyor

- Siz Ergenekon davasına neden bu kadar merak duydunuz da 5 bin 800 sayfayı bulan iddianameleri satır satır okuyup rapor yazdınız? Bir de Ergenekon davasının arkasında Gülen Cemaati olduğunu telaffuz ettiniz Neden?

- Aslında Ergenekon olayı Haziran 2007’de ortaya çıkınca fazla önemsenmedi Ancak Ocak 2008’de Türk kamuoyunun çok iyi tanıdığı isimler içeri alınınca o zaman ben bu işi merak etmeye başladım Bu kişiler Susurluk davasından tanıdığımız Veli Küçük ve birkaç askerdi Ondan sonra iş büyümeye başladı Ben Ocak 2008’de, “Bu galiba Susurluk’un devamı olacak” diye düşündüm Derken yeni gözaltı dalgaları geldi O zaman Ergenekon’un benim düşündüğüm amacından sapmaya başladığını gördüm

Dış dünyanın Ergenekon’a bakışı değişti

Bildiğim kadarıyla şu anda Fethullah Gülen ABD’nin Pennsylvania eyaletinde yaşıyor Ben Fethullah Gülen’in birebir bu işle ilişkili olduğunu sanmıyorum Ben raporumda da yazdım Gülen Hareketi’nin kimi basın organları var Bunlar bu davanın itici güçleri oluyor

Bu yayın organlarında, “İddianame böyle böyle yazıyor” diye haber yapıyorlar, köşe yazıları çıkıyor Ama iddianameye bakıyorsunuz, böyle bir şey yok Bu tür kanıtlar onların iddia ettikleri gibi iddianamede yer almamış Ben Gülen Hareketi’ni tümüyle suçlamak istemiyorum Ama bu harekete bağlı bir avuç aktivist bütün bunları yapıyor İşte, gördük Benim bu rapor kamuoyunda duyulduktan sonra bana etmedikleri hakaret, iftira kalmadı Tam bir karalama kampanyası açtılar Ama öte yandan ne rapora ne de söylediklerime bakıyorlar Şimdi panik halindeler

Çünkü artık herkes raporun gerçekleri yansıttığını görmeye başladı

- Yani kamuoyunun büyük bölümü raporun içeriğine inandı ve kafasında soru işaretleri oluşmaya mı başladı?

- Soru işaretleri zaten oluşmaya başlamıştı Bu da nisan ayında “Baba Beni Okula Gönder” kampanyasına yapılan baskın, Prof Türkan Saylan’ın evinin ve ÇYDD’nin genel merkez ve şubelerinin aranması, bilgisiyarlara el konması, ÇEV’e yapılan baskın üzerine oldu Ayrıca Prof Mehmet Haberal’ın içeri alınması dikkat çekti Dış dünyada tanınan bir isim Haberal’ın kesinlikle bu işlerle ilgisi olmadığı biliniyordu

Yurtdışında Türkiye’deki derin devletin varlığı biliniyordu Ben de raporda bunu yazdım Ergenekon davası açıldığında dış dünyada Türkiye’nin derin devleti tasfiye sürecine girdiği düşünüldü Ama daha sonra yavaş yavaş işin içinde başka bir iş olduğunu düşünmeye başladılar

Tabii toplam 5 bin 800 sayfalık iddianameyi okumak kolay değil Ama ben hepsini okudum Dış dünyada tabii ki bu iddianameyi Türkçe bilmedikleri için okuyamadılar Ama bu konuda İngilizce bir rapor yazılınca çok merak uyandı Çünkü dış dünyada Ergenekon davasıyla derin devletin üzerine gidildiği izlenimi doğmuştu Ben de zaten raporumda derin devletin gerçek olduğunu yazdım Daha sonra dış dünyada davaya bakış yavaş yavaş değişmeye başladı Milliyet’te benim raporumun ABD’de davaya bakışı 180 derece değiştirdiği yazıldı Bu doğru değil Ben raporu yazmadan önce düşünceler değişmeye zaten başlamıştı Çok tuhaf ve mantıksız işler olunca yabancıların aklında soru işaretleri doğal olarak uyanıyor

Fethullahçı militanlardan hakaretler

- Yapılanlar gerçekten mantıksız mı? Vakıf üniversitelerinin, devlet üniversitelerinin muhalif rektörleri, burs veren vakıfların yöneticileri içeri alınıyor Acaba bu insanlar Fethullah Gülen okullarının rakipleri görüldükleri için mi içeri alındılar?

- Böyle bir imaj var Benim de aklıma bu sorular geliyor Ama yüzde yüz emin olmadan bir şey söylemek güç

- İlginç bir açıklama da raporun konu edildiği Washington’da 18 Kasım günü düzenlenen Arı Vakfı toplantısını yöneten Yurter Özcan’dan geldi

“Ergenekon’a inanmayan ve Gülen Cemaati’yle ters düşen herkes şu anda saldırıya uğruyor Bu kişiler üzerinde inanılmaz bir terör estiriliyor” dedi

Sizce neden böyle yapılıyor?

- Bunlar Washington’a kadar gittiler, “Biz demokratız” diyorlar Ama gördüğümüz kadarıyla onlara karşı çıkanları sürekli karalamaya çalışıyorlar Hakaret ediyorlar Kendimize demokrat diyorsak birbirimizin fikirlerine tahammül etmeliyiz

En azından karşımızdakini susturmaya çalışmamalıyız
Dediğim gibi, şimdi korkuyorlar Çünkü sonunda biri çıktı ve 5 bin 800 sayfalık üç iddianamenin tamamını okudu Belki bir dördüncü iddianame yoldadır Ama olsun Ben hazır olanları okumuş bulunuyorum Burada şunu vurguluyorum: Raporda yazdıklarımı kafadan atmadım Bütün alıntılar iddianamelerdendir O nedenle korkuyorlar ve beni susturmaya, karalamaya çalışıyorlar Eğer demokratsak, terbiyeli, kibar bir biçimde tartışalım Hiç kimse yazdıklarıma katılmak zorunda değil Ama hiç kimse de iddianameyi okumadan ahkâm kesmesin

Fethullah Gülen’in basın organları bana bunun için karşı çıkıyor Çünkü biliyorlar ki iddianamenin tamamını okuyan olursa gerçekler de ortaya çıkacak

- Sizce Gülen Cemaati’nin aktivistleri ve yayın organları neden böyle bir davanın açılmasını can ve yürekten desteklediler?

- Bu davayı destekleyen iki taraf var Bir taraf 28 Şubat’ın, öbür taraf da 12 Eylül’ün rövanşını almak istiyor Tam anlamıyla intikam duygularıyla hareket ediyorlar Örneğin bir Taraf gazetesi var İnanılmaz bir biçimde intikam duygularıyla yayın yapıyor Bu da en büyük sorun Böyle bir davada intikam duygularına yer olmamalı Dava adil bir biçimde görülmeli

Adaletin temeli kanıttır İddianameye bakıyorsunuz Ergenekon diye bir örgütün varlığına dair tek bir kanıt yok

- Ergenekon davası, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlüklerinde yazılanlardan yola çıkılarak açıldı Ama Örnek bugün ifadesine başvurulana kadar ne tanık ne da sanık oldu Bu durum sizce de tuhaf değil mi?

- Bu darbe günlüklerini okuduğunuz zaman içinin boş olduğunu görüyorsunuz Günlüklerden adamın kendini yalnız bırakılmış hissettiğini anlıyorsunuz AKP’ye karşı anlaşılan harekete geçmek istemiş Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e de kendisini desteklemediği için sinirlendiği belli Ama örgüt kurulmasıyla ilgili günlüklerde en ufak bir kanıt yok

Raporuma gösterilen tepkinin amacı bana saldırmak, bana hakaret etmek ve hakkımda yalanlar uydurmaktır İstediklerini yapsınlar İsterlerse beni öldürsünler Hiçbir şey değişmez Ben sonuna kadar doğru ve gerçek bildiğimi söylemeye devam edeceğim İddianameler orada duruyor Ben iddianamelerden yola çıkarak o raporu yazdım İddianamelerde yazılanlardan konuşmak yerine bana saldırmayı tercih ederseniz gizlemek istediğiniz bir şeyler var demektir

Ayrıca hiç kimsenin benimle aynı fikri paylaşması gerekmez Benimle aynı fikirde değillerse iddianameleri okusunlar Bana karşı çıkanların çoğu raporu bile okumadılar Bir de şunu belirteyim İslami Cihad’ın bir sitesi var Buna Zaman ve Taraf’ta yayımlanan benim raporu, ayrıca bütün bağlantı numaralarımı ve adresi koymuşlar Zaman ve Taraf bundan memnunsa o onların sorunu Yazdıklarımı eleştirecek yerde bana saldırıyorlarsa demek ki gizlemek istedikleri bir şeyler var Orta yaşlı bir adamdan neden korkuyorlar, anlamıyorum

- Sizin rapordan anladığım kadarıyla Gülen Cemaati’nin Türkiye’de, özellikle bu davada çok etkili olduğunu söylüyorsunuz Yoksa Gülen Cemaati mi artık Türkiye’yi yönetiyor?

- Şu anda Türkiye’de en güçlü onlar Bakın, o kadar hâkim ve savcı dinlendi Talep de birkaç savcıdan geldi Ergenekon savcıları bugün inanılmaz güçlüler Bakın, “Baba Beni Okula Gönder” kampanyası, ardından ÇYDD baskına uğradı

Sonra ÇYDD bursuyla okuyan çocukların kayıtları PKK’yle ilgileri var mı yok mu diye incelendi Bütün bu işler için inanılmaz paralar, zaman, enerji harcanması, sayısız insan çalıştırılması lazım Kimse bunlara dur diyemiyor Ergenekon davasına dönersem… Bu dava, sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gider ve Türkiye suçlu bulunur Bugün Türkiye’de AKP’yi desteklemeyen herkes korku içinde

- Cumhuriyet’e atılan el bombalarıyla Ümraniye’deki evde bulunan bombaların seri numaralarının birbirini tuttuğu kimi köşe yazarları tarafından savunuldu Ama siz raporda bunun kesin bir durum olmadığını yazıyorsunuz…

- Çıkan haberlere bakarsak şunu görüyoruz: Bu bombalardan Türkiye’nin hemen hemen her yerinde kullanılmış Ortada somut bir kanıt yok Dediğim gibi adaletin temeli somut kanıttır Aynı durum Alparslan Arslan için de geçerli Evet, Danıştay baskınını yaptığını biliyoruz, ama azmettiricisi var mı yok mu bilmiyoruz Kanıt yok

Eğer Alparslan Arslan’ın arkasında ordu var demek istiyorlarsa kanıt göstersinler Tek kanıt Osman Yıldırım’ın ifadeleri Zaten Osman Yıldırım daha sonra sözlerini geri aldı Birinci iddianamede Osman Yıldırım’ın verdiği Ergenekon’un ölüm listesi var İçinde Şener Eruygur, Bülent Eczacıbaşı, Tuncay Özkan, Ahmet Necdet Sezer, Orhan Pamuk olmak üzere pek çok kişi var Ama bakıyorsunuz, ikinci iddianamede Şener Eruygur Ergenekon’un lider kadrosunda yer alıyor Adam hem örgütü kuracak hem de kendini o örgüte öldürtecek Böyle mantıksızlık mı olur?

Zaten sözüne güvenilmez ve kişilik bozukluğu olduğu doktor raporuyla sabit Osman Yıldırım’ın ifadelerinden nasıl yola çıkılabilir? Bu şekilde kafa karıştırılarak hiçbir zaman gerçeğe varılamaz Gerçekten böyle bir çete var mı? Hiçbir zaman anlaşılamayacak Suçsuzlar içerde kalacak, suçlular serbestçe ortalıkta dolaşacak İşin bu tehlikesi var

Zaten herkes de bundan şikâyet ediyor Bakın, bu dava er ya da geç düşecek Düşmezse AİHM’den dönecek Bu yüzde yüz kesindir Kimsenin şüphesi olmasın Zaten iddianame şaka gibi Beş yaşında bir çocuk bile bunu ciddiye almaz

- Ortalıkta uçuşan belgeler hep aynı gazeteye yani Taraf’a servis ediliyor Geçen gün Taraf gazetesi rapordan yola çıkarak size fena halde yüklenmiş Sizce Taraf ne yapmaya çalışıyor?

- Aynı Taraf Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterini NTV’nin düşürdüğünü de ileri sürdü Böyle bir gazeteyi ne kadar ciddiye alabiliriz? Bilmiyorum Yöneticisi eski solcu İntikam almaya çalışıyor Yarın TSK kansere çare buldu diyelim Taraf hemen şiddetle karşı çıkar

Tıpkı CHP’nin AKP’ye yaptığı gibi Taraf yönetiminde TSK’ye karşı ciddi bir nefret duygusu var Doğru olup olmadığına bakmadan ellerine ne gelirse yayımlıyorlar Zaten umurlarında da değil Tek amaçları askere karşı olsun Vur askere…

- İddianamede İlhan Selçuk çalıştığı ve yönettiği gazeteyi bombalatmış oluyor Buna ne diyorsunuz?

- İddianameye göre bombaları İslamcıları suçlatmak için Ergenekon attı İlhan Selçuk da bunu köşe yazısında itiraf etti Yani, böyle bir şey olur mu? İnsan böyle bir şey yaparsa en azından gizlemek ister Açık açık yazar mı? Mantığa sığıyor mu? İddianamede buna benzer binlerce mantıksızlık var Dolayısıyla bugüne kadar Örnek’in çağrılmaması da mantıksızlığın başka bir örneği

- Raporunuzda Tuncay Güney’e atıfta bulunuyorsunuz ve “Tuncay Güney’in Türkçesi, evinde ele geçirilen belgeleri yazmaya yeterli değil” diyorsunuz Siz Güney’i tanıyor musunuz?
- Güney’in Türkçesi benimkinden beter Onu tanımıyorum Ama bazı yazdıklarını okudum Adam cümle bile kuramıyor O nedenle de evinde ele geçirilen belgeleri onun yazdığını hiç sanmıyorum
Ayrıca Tuncay Güney güvenilmez birisi Onun ifadelerine nasıl inanabilirsiniz ki?

- Sizce Tuncay Güney kim?
- Bana kalırsa hasta bir insan Onun doktora ihtiyacı var Tam bir doğuştan yalancı

- Tamam da, doğuştan yalancı olduğu besbelli bir adama bunca zaman inanıp iddianameler hazırlandı, onlarca insan içeri atıldı Bu nasıl iş?
- Onu bilemem Size bu adamın nasıl güvenilmez olduğunu örneğiyle anlatayım: “Veli Küçük eroin kaçakçılığı yapıyordu Biliyorum Çünkü Fransız istihbaratı OGD bana söyledi” dedi OGD diye bir Fransız istihbarat örgütü yok OGD Fransa’da bir gazete ve dergi dağıtım kuruluşu

Ayrıca kendisinin, anneannesinden dolayı Yahudi olduğunu iddia etti Ama bakıyorsunuz, anneannesinin adı Ayşe

- Tuncay Güney’in psikopat olduğu da söylendi…
- Evet Bence de adam hasta Ama buna rağmen devlet televizyonunda onu dört saat konuşturdular Olacak şey mi?

- Yani sizce AKP ve Gülen Cemaati’ne karşı olan herkes Ergenekoncu mu ilan ediliyor?

- Evet Ama gördüğüm kadarıyla bunu Tayyip Erdoğan yönetmiyor Ama anladığım kadarıyla karşı da çıkmıyor Bu öğrenci katsayısı meselesinde Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararını ideolojik olarak niteledi Ama Ergenekon söz konusu olunca “Adalete güvenmemiz lazım” diyor Burada çifte standart var

Gülen Cemaati’ni de tümüyle suçlamak istemem Demin de söylediğim gibi bir grup miltanları var Onlar yapıyor Bir de AKP yandaşı birkaç maliye müfettişi

- Ergenekon’un Gladio türü bir örgüt olduğu iddiaları var Varsayalım ki doğru Ama bundan yıllar önce İP lideri Doğu Perinçek, Aydınlık dergisinde “Türkiye’de Gladio türü bir yapılanma vardır Bu da Süper NATO’dur” dedi Bunu yazan adamı bugün Ergenekon davasından içeri attılar O zaman bu nasıl yaman bir çelişki?

- Gerçekten bu davanın mantığını bulmak çok zor Doğu Perinçek bir zamanlar solcuydu Hatta PKK’yle konuşmak için Bekaa Vadisi’ne gitmişti Sonra değişti İddianameye göre Ergenekon PKK’yi kontrol ediyor Bu kadar büyük mantıksızlık olamaz Bakın, Gladio hiçbir zaman tek bir teşkilat olmadı Bunun içinde bir sürü çete vardı O zaman baştan yanlış bir model ortaya konuyor Ergenekon; Hizbullah’ı, İBDA-C’yi, PKK’yi kontrol ediyor Ergenekon 33 askeri öldürüyor

Yani her şey tek bir merkezden yönetiliyor buna göre Nasıl iş bu?
__________________
Ne zaman öleceğimiz önemli değildir, önemli olan nasıl ve nerede öleceğimizdir
Şamil BASAYEV
Resulu Ekrem Aleyhissâlatü Vesselâm buyurdular ki:
‘Nasıl olursanız öyle idare edilirsiniz’
Bilmeyenler ne bilsin bizi, bilenlere selam olsun…

Yazı kategorisi: Fethullah Gülen Dosyası, Uncategorized | » yorum bırak;

Türk ve Dünya Basını > Beyaz Köşe Yazarları > Engin Demirci http://www.beyazrenkler.org

Yazan: wwwbeyazrenklerorg Eylül 17, 2009

Mustafa Kemal Muhtırası

İşte tam da bu nedenle, bir muhtırayı anımsamak gerekiyor 1919 Haziran’ın da Anadolu’nun doğusunda bir Ermeni devleti kurulmasını sağlayamayan ABD, Gümrü Anlaşmasıyla Türkiye’nin doğu sınırlarının da güvence altına alınması ve Sakarya boyunca Yunan saldırısının da püskürtülmesi üzerine, İstiklal Savaşı’nın Ankara’daki milli yönetimin lehinde sonuçlanacağını hesap etmiş olmalı ki, İngilizlerin silahlı istilâ planlarına karşılık kaleyi içerden fethetmek için sinsice isteklerde bulunmaya başlamıştı ABD, elbette bu manda işinin peşini bırakmayacaktı



Nitekim, savaş ortamında yurdumuzun düştüğü zayıflıktan yararlanmak için Anadolu’da Öksüzler Yurdu ve örnek çiftlikler kurarak yerleşmek istemiş ve bu isteği Ankara’ya iletmişti Meclis Başkanı Mustafa Kemal, hemen İçişleri Bakanlığı’na bir muhtıra yollayarak uyarıda bulunmuştu

Bu muhtırayı okuyalım:

Ankara, 3 Ocak 1922
İçişleri Bakanlığı’na
29121921 Gün ve 10319/2423 Sayılı yazınız yanıtıdır
Anadolu’da öksüzler yurdu ve örnek çiftlikler vb hayır kurumları açma ve kurma konusunda Amerika Yakındoğu görevlileri adına yapılan

başvuruya karşı vereceğimiz yanıtın konusu ve ilkeleri, ilişik muhtırada genişçe açıklanmıştır, efendim

Muhtıra

Ankara Büyük Millet meclisi Hükümeti, ülkenin bayındırlaşmasına, öksüzlerin rahatlamasına, genel sağlık ve ekonomimizin düzeltilmesine yönelik girişim ve çalışmaları teşekkürle kabul eder


Ancak, bu konuda gerek uzak, gerek pek yakın geçmişte, bize oldukça ağıra patlayan deneyimlere dayanarak bir takım kaygılarımızı açıklama gereği vardır


Şimdiye değin ülkemizde ekonomik amaçlarla, politik ve bilimsel çalışmalar (
yapan) kurumlar ve yabancılar özellikle aşağıdaki amaçları izlemişlerdir:

1Ülkemizdeki çalışmalarından korkunç bir kazanç sağlamak Bizim için en zararlı olanı bunlardır


2 Bir bölgede elde edecekleri ekonomik yetkiye (imtiyaza) dayanarak o bölgenin sahibi olmaya çalışmak


Bu gibilerin ülkemizde bir daha çalışmalarına kesinlikle izin verilmemesi kararlaştırılmıştır Böyle yapmakla yalnız kendimize değil, bütün insanlığa olabildiğince büyük hizmet ettiğimize inanıyoruz Dolayısıyla Genel Savaşı (Birinci Dünya Savaşı)’nı çıkaranlar, bu gibi amaçları izleyen paralı gruplar ve onlara alet olan politikacılardır


3 Ekonomik amaçla, bilim ve insanlık (yararı) görüntüsü ile yurdumuza gelip, ilerde istila (işgal) hazırlamak için, etnik toplulukları gerek hükümete, gerek birbirlerine karşı kışkırtmak
Bu gibiler hem genel savaşın hem ülkemizdeki korkunç cinayetlerin düzenleyicileridir


4Yurdumuzda, yalnız bilim ve insanlık amaçları ile çalışmakla birlikte, ruhlarında bulunan Hıristiyanlık duygusu nedeniyle, hemen Hıristiyan azınlıklarla ilişki kurmak ve ister kasıtlı, ister kasıtsız olarak, aralarında azınlıklarında yaşamakta olduğu Müslüman topluluklardan ayrılma isteğini propaganda etmek


Bu gibilerin gerek Müslümanlara, gerek iyili ğine çalıştıkları (nı ileri sürdükleri) Hıristiyan azınlıklara, aralarında yaşamakta oldukları İslâm çoğunluğuna (karşı) baskı yapılmasını aşılamakla, ne denli insanlık dışı bir biçimde çalıştıkları ve bu yüzden meydana gelen cinayetlerden sorumlu oldukları ortadadır


Hükümetlerimiz bu gibilerin de özgürce çalışmalarına izin verdiğinde Müslüman ve Müslüman olmayan bütün uyruklarına karşı pek ağır bir sorumluluk yükü altına girmiş bulunacaktır
Buna izin vermek, çocukları yaşayacakları çevreye düşman ya da hiç olmazsa yabancı olarak yetiştirmek ve (çocukları) yaşayacakları çevre ile çatışmak zorunda bırakmaktır Bu ise, gerek o çocukların, gerek içerisinde yaşayacakları halkın yıkımını hazırlamaktır Bunu yasaklamak hükümetin görevidir


Bundan dolayıdır ki, Amerikalılarca örnek çiftlik vb kurumlar kurup, buralarda kendi uyruğumuzdan olan binlerce çocuğun Türk hükümetine ve ulusuna karşı sevgisiz ve uyumsuz duygularla yetişmelerine izin veremeyiz
[19]

Mustafa Kemal, muhtırasını, diplomatik bir dille sürdürür ve Amerikalıların kurmak istedikleri örnek çiftliklerin yönetiminin ve çalışan çocukların eğitiminin Türk hükümetinin atayacağı görevlilerce yürütülmesi, bu gibi yerlerde çalışacak öksüzler arasında soy, mezhep ayrımı yapılamayacağı gibi koşulları belirterek, diplomatik bir tavırla reddeder

Onun duyarlılıkla ve devlet adamı sorumluluğuyla, ayrımcılığa ve karıştırıcılığa gösterdiği bu tepkisinde söz ettiği acı deneyler arasında Osmanlı yönetiminin vurdumduymazlıkla izin verdiği Anadolu illerindeki Amerikan konsolosluklarının Hıristiyan azınlıkları, özellikle Ermenileri, eğiten misyoner okulları kurmaları, azınlıklara birer ABD pasaportu vererek onları Amerikanlaştırmaları ve misyoner okullarını, manastırları silah deposu haline getirmeleri, sonunda terör eylemleri, arkadan vurmalar gibi somut olaylar bulunmaktadır

Osmanlı’nın son döneminde yabancıların işlettiği okul sayısı 98′dir Bu işi yalnızca savaş öncesi durumun bir özelliği olarak göstermek de yanıltmanın bir parçasıdır Mustafa Kemal’in Amerikan okullarının etkisini değerlendirmemesi düşünülemezdi Amerikan Talas Koleji‘nde 1880 yılı ders programında, Ermenice ve Rumca Gramer, Osmanlıca İncil, Hıristiyanlara göre tarih derslerinin yanı sıra Amerikalıların 3 ayrı yerdeki matbaada, Ermenice, Rumca, Bulgarca, İtalyanca, Ladion (İspanyol Yahudi dili) dillerinde, 725 kitap yayınladıkları bilinmektedir[1]


Mustafa Kemal, kültürel işgalin sonuçlarını iyi değerlendirmektedir Sözde öksüzler yurdu kurma gibi sözde insancıl girişimin altındaki azınlık örgütleme plânının yattığını elbette biliyordu[1]



1922 yılı başında, ülke işgal altındayken ve en zor koşullarda yaşanırken yazılmış olan bu muhtıradaki değerlendirmeye “komplo teorisi” diyebilecek bir kişi olabilir mi? Buna ‘komplo uydurması’ diyenler, Reagan’ın 1982′de koyduğu adla “demokrasi projesi”nin Yugoslavya’da, Çekoslovakya’da, Balkanlarda, Asya’da, Afrika’da, Orta ve Güney Amerika’da, Irak’ta, Venezuela’da yol açtığı sonuçları unutsa da, görmezden gelse de, Türkiye’de etnik, dinsel kışkırtmaları, Lozan’ın gözden geçirilmesi taleplerini yok sayması mümkün olmayacaktır

Mustafa Kemal’in, 27 Aralık 1919′da yabancılarla yatıp kalkanlara verdiği şu yanıtı okuyunca, TBMM’nin içine dek yabancıları sokup, ahlak dersi alanları, kendi güvenlik güçleri ya da memurlarıyla ilgili “yolsuzluk” araştırmalarını yabancı parasıyla ve yabancı elemanlarla yapmaktan çekinmeyenlerin unutulmayacağına kuşku yoktur

Şimdi bir kez daha M Kemal’i dinleyelim:

Tekrar ediyorum, aleyhimizde ileri sürülen değerlendirmeler yanlıştır Bu gerçek, (hem) tarih, (hem de) mantık açısından sabittir Bu hususu, yalnız Batı’ya değil, hatta vatandaşlarımıza da, ehemmiyetli bir surette ihtar etmek gereğini duyuyorum

Çünkü, ender de olsa, üzülerek işitiyoruz ki, milletin tarihini okumamış veya milli duygudan yoksun kalmış olan bazı kişiler, yabancıların aleyhimizde ileri sürdükleri suçlamaları reddetmemenin yanında vatanını ve milletini kusurlu göstermekten çekinmiyorlar Bugün bile, sultani mektebinin salonlarını aleyhimizde konferans verdirmek için yabancılara açanlar var Bu gibilere lanet“[2]


Emperyalist devletler her zaman lanetlenecek işbirlikçiler bulmakta zorlanmazlar ama, onlara bu kolaylığı gösteren de halktır Halk suskun kaldıkça onlar ve onlara bel bağlamış olanlar bildiklerini okuyacaklardır Öyleyse ne yapılmalı? Sorunun yanıtını günümüzde pek moda olan “geçmişe takılmayalım” çağrılarına inat yine 88 yıl öncesinde arayalım

Mustafa Kemal “lanet” okuduktan sonra halka bir çağrıda bulunuyor:



() Fakat Efendiler! Herhalde dünyada hak(hukuk), bir hak(hukuk) vardır Ve hak, kuvvetin üstündedir Şu kadar ki, milletin, hakkını kavrayarak, savunmaya, korumaya ve her türlü özveriye hazır olduğuna dair dünyaya bir kanaât vermek gerekir İşte düşmanlarımızın bu hareketi, milletimizi bu anlayıştan ve bu özveri duygusundan yoksun sanmalarından doğmuştur[2]

Lozan Antlaşması’nın en can alıcı maddelerini, salt ABD ve Batı Avrupa yönetimleri, dışarıda ve içerde konumlanmış Bizans özlemcileri istedi diye, değiştirenler, 1919-1922 arasında savaş alanlarını, işgal altındaki yöreleri gezerek ulusal direnişin ruhunu ve ulusal yönetimin görüşlerini dünyaya ileten ve TBMM kararıyla Türk ulusal davasına katkıları nedeniyle kendisine teşekkür edilmiş olan, Gazeteci Berthe Georges Gaulis’in değerlendirmesini anımsamalıdırlar:

Onun gerçek formülü: rakip güçler arasında dengeyi korumak, hiçbiri tarafından yutulmamak[3]

Bundan daha anlamlı bir yorum olamaz Aradan 81 yıl geçtikten sonra bile, yutulmaya karşı direnenler de olacaktır, laneti hak edenler de

Şimdi neler yapmalı iyi düşünmek gerekiyor!

Mustafa Kemal muhtıra verdi neler istedi anlama zamanı!

Siz,biz hepimiz oy veriyoruz neler verdikleri ortada!

Çeçenistan savaşıyor,bosna kaynıyor,kosova yersiz yurtsuz,kıbrıs ingiliz işgalinde,Irak gizli ittifakların oyununda!



Haydi bismillah deyip kendinize gelme zamanı Ey Türk Milleti

Kendinize dininize,ülkenize,müslüman Türk dünyasının geleceği için Bu ülkenin varlığı için bir muhtırada siz verin kendinize

Saygılarımla,
Engin Demirci

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

KAYNAKÇA:
1-Yardım örtüsüyle Hristiyan misyonerlik etki alanı yaratılması girişimleri o zamandan engellenmişti ama, günümüz Türkiye’sinde “sivil” toplum örgütü adı altında, çocukları barındıran kamplar açıldığı görülmektedir
2-Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: III Vesikalar, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, MEB, İst 1968, Vesika 220, s1184 (Bazı bölümler, anlama kolaylığı bakımından günümüz diline dönüştürüldü MY)
3-Berthe Georges-Gaulis, Kurtuluş Savaşı Sırasında Türk Milliyetçiliği, s151

__________________
Bilmeyenler ne bilsin bizi , bilenlere selam olsun!

Yazı kategorisi: ENGİN DEMİRCİ | Etiketler: | » yorum bırak;

Putin’in Çeçenlere İşkencesi-Çeçenistan Dosyası-Frontpage-Besam > Çeçenistan Dosyası-www.beyazrenkler.org

Yazan: wwwbeyazrenklerorg Ağustos 26, 2009

Putin’in Çeçenlere İşkencesi-Çeçenistan Dosyası-Frontpage-Besam > Çeçenistan Dosyası-www.beyazrenkler.org


Bu yazı 12 Temmuz 2009 Pazar tarihinde yazıldı

Amerika’da yayınlanan “Frontpage (Manşet)” isimli derginin editörü Jamie Glazov’un geçtiğimiz aylarda Finlandiya’dan sığınma talep eden Rus gazeteci Yelena Maglevannaya ile yaptığı röportajı sunuyoruz

Frontpage Röportajlarının bugünkü konuğu geçtiğimiz ayın başında Finlandiya’dan siyasi sığınma talebinde bulunan Volgograd’lı bir gazeteci Yelena Maglevannaya Rusya hapishanelerinde tutulan Çeçenlere yapılan işkenceler hakkında yazdığı makaleler nedeniyle Rusya’da eziyet görme tehdidi altında Yelena siyasi hükümlü Mikhail Treshpakin’i savunduğu; Haziran 2006’da yürürlüğe giren ve Rusya’nın düşmanlarını ortadan kaldırmaya olanak sağlayan yasanın kaldırılmasını istediği kampanyaları yürüttü; ayrıca Alexander Litvinenko anısına adadığı bir internet sitesinin de sahibi

FP: Yelena Front Page röportajına hoş geldin

Yelena Maglevannaya: Teşekkür ederim

FP: Rusya’dan ayrılmana neden olaylar hakkında konuşalım

Yelena Maglevannaya: Rusya’yı terk etmenin ardında yatan ana neden, Rusya’nın özgürlüğümü tehdit etmesi ve hatta kalmaya devam etseydim hayatımın son bulacak olmasıydı Rus mahkemelerinin adil olmayan bir şekilde makalelerimi tekzip etmeme ve hapishane gardiyanlarına manevi tazminat ödememe yönelik verdiği karara uymayı reddetmemden bu yana Rus yetkililerin bana yönelik uydurdukları çeşitli suçlarla itham ediliyordum Buna ek olarak, Rusların düşmanı Çeçenlerin haklarını savunduğum için milliyetçi Rus gruplardan tehditler aldım Defalarca FSB tarafından ifadem alınmak üzere çağrıldım ve her seferinde yazdığım makalelere son vermezsem başımın büyük belaya gireceği şeklinde uyarıldım Tüm bu olayların bir araya gelmesi nedeniyle Rusya’dan ayrılmaya karar verdim

FP: Sana yönelik ne tür cezai suçlamalar yarattılar peki?

Yelena Maglevannaya: Suçlamalara göre, Volgograd’daki LIU-15 hapishane kampı yönetimine iftira atmışım Oysa makalelerimde dürüstçe bu hapishane kampında kalan Çeçenyalı mahkum Zubair Zubairaev’in gardiyanlarca fena halde dövüldüğünü yazdım Her nasılsa hapishane yönetimi de bu makalelerimden ötürü bana karşı bir dava açtı “Bağımsızlığı” çok iyi bilinen Rus mahkemesinde de sürpriz olmadığı üzere davayı onlar kazandılar Mahkeme makalelerimi tekzip etmemi ve hapishane gardiyanlarına 200 Bin Ruble tazminat ödememe hükmetti Doğal olarak ben de bunu kesinlikle reddettim

Bu arada geçtiğimiz günlerde benzer bir davanın Zubair’in kız kardeşi Malika Zubaireva’ya da açıldığını öğrendim

FP: Çeçenler nasıl hak ihlallerine maruz kalıyor?

Yelena Maglevannaya: Hak ihlalleri yapılanları tanımlamak için çok masumane kalıyor Yukarıda bahsettiğim Zubair Zubairev olayında olduğu gibi Çeçenler dövülüyor, ayakları yere çivileniyor; Islam Taipov’un Tomsk’daki IK-3 hapishane kampında karşılaştığı olaylarda olduğu gibi demir çubuktan kazıklara oturtturuluyor ve gardiyanların köpekleri üzerlerine saldırtılıyor Nord-Ost rehinelerini kurtarmaya çalıştığı için mahkum edilen ve ciddi bir şekilde hasta olan Zaurbek Talkhigov’a önemli bir tıbbi operasyon ya da tıbbi tedavi her nasıl adlandırırsanız yapılması reddedildi Mahkumiyetlerinin geri kalanını ise inanılmaz acı veren koşullarda, soğuk ve nemli hücre cezaları içinde geçirdiklerinden bahsetmiyorum

FP: Rus hükümeti neden Çeçenlere eziyet ediyor?

Yelena Maglevannaya: Rus liderlerin ısrarla Çeçenya’daki askeri operasyonların sona erdiğini iddia etmelerine rağmen, Çeçenler Rusya’da halen düşman olarak algılanıyor Hapsedildiklerinde ise, Çeçenlerin başında bekleyenler, sıklıkla federal kuvvetlerde Çeçenya’da Çeçenlere karşı savaşmış eski askerler, bu insanlar bugün hapishanelerin yönetimlerinde çalışıyor Doğal olarak, savunmasız Çeçenler bu eski cellatların kurbanları oluyor

Bunun yanında, Federal Cezaevi Servisi (FSIN)’deki pek çok yetkililerden ve aynı zamanca Çeçen mahkumlardan defalarca çok üst düzey Rus yetkililerin hapishanelerdeki Çeçen mahkumları yok etme emri verdiğini duydum Nitekim, IK-25 hapishane kampı şefi bizzat Zubairaev’e hapishanelerdeki Çeçen gençleri yok etmeleri için bir emir verildiğini, böylelikle Çeçen ulusunun neslinin tüketileceğini söyledi

FP: Çeçenler Rusya için ne tür bir tehdit teşkil ediyor?

Yelena Maglevannaya: Ben Çeçenlerin hiçbir şekilde Rusya için tehdit oluşturduğuna inanmıyorum Ne tür bir tehdit olabilir ki? Onlar sadece özgür olmak istiyorlar, Rusya’dan bağımsız bir hayat düşlüyorlar Ama büyük bir bölümü resmi propagandanın etkisindeki Rus toplumu Çeçenleri bir düşman, bir tehdit olarak algılıyor Yetkililer medya organlarını kullanarak tüm Çeçen ulusunu gangsterler ve teröristler olarak sürekli empoze ediyor Bu görüş şaşılmayacak şekilde de Rusya nüfusunun büyük bir oranınca paylaşılıyor

Bunun yanı sıra, Moskova’daki apartman patlamaları veya feci Beslan saldırısı gibi Çeçenlere atfedilen azılı terör suçlamaları gerçeklikten uzak Her ne kadar Şamil Basayev terörist saldırının üzerinden bir süre geçtikten sonra saldırıları üstlenmişse de, büyük olasılıkla Basayev bu açıklamayı baskı altında yapmış olmalı ya da Rus yetkililerce verilen bazı vaatlere inanmış olmalı Artık bugün Rusya’daki pek çok insan açıkça Rus özel servislerinin bu terörist saldırıların ardında olduğunu söylüyor

FP: Peki, Çeçen bağımsızlığı Rusya için neden sorun teşkil ediyor? Belli ki Putin’in çıkarlarına yönelik bir tehdit söz konusu Nedir bu çıkarlar? Putin rejimi sadece muğlak ve gelişigüzel nedenlerle Çeçenlere eziyet ediyor olamaz Çeçenler, Putin rejiminin gözünde tehdit olarak algılandıkları için hedef olmaya başladılar Algılanan bu tehdit nedir? Nasıl oluyor da Putin’in Rusya’sı Çeçen bağımsızlığının Rusya’ya zarar verebileceğine inanıyor? Çeçenya’nın sahip olduğu ne var ki Rusya burayı denetimi altında tutma ihtiyacı hissediyor?

Yelena Maglevannaya: Her şeyden önce Çeçenler bağımsızlık aşığı oldukları için tehlikeliler Onlar öyle bir millet ki asla köleleştirilemiyorlar, ve Putin’in rejimi köle mantalitesine sahip insanları tercih ediyor

Bağımsız Çeçenya çok yakında müreffeh olacaktır Çeçenler doğuştan üretici, yaratıcı ve istekli; çok iyi ve zengin bir yaşam meydana getirmek için yoğun çalışmaya meyilliler Çeçenya pek çok kez yerle bir edildi, ama kısa süreler içerisinde ateşkes oldu, Çeçenler hızlı bir şekilde toparlandı ve ülkelerini yeniden inşa etmeye başladı Büyük ve sağlam beş-altı katlı binalar yaptılar, Rusya’nın bir sonraki saldırısında yıkılacağını bilerek Çeçenlerin tam anlamıyla özgür olmadıkları gerçeğine rağmen, kuzeydeki komşularının topuğu her zaman üzerlerinde oldu

Bunun yanı sıra, Çeçen gelenekleri bir diktatöre itaati reddettiği için bağımsız Çeçenya gerçek demokrasiye bir örnek olacaktır Rus rejimi bakış açısından ise bu durum Ruslar içi kötü bir örnek olacaktır: fakir ve geleneksel baskı altındaki Rusya’nın kapı komşusu özgür ve müreffeh bir ülke

Son olarak Çeçenler, Rusya rejiminin için ölümcül olan batıya eğilimlidir Batının Çeçenlerin durumunu fazla önemsememesi, batının bir yanlışı Rusya Çeçenleri gerici ve fanatik teröristler olarak sunarken, gerçekte Çeçenler, Avrupa standartlarına göre yaşamak isteyen, Avrupa kültürü ve uzun tarihi geçmişi olan Avrupa demokrasi geleneklerine tam uygun bir millet Bu yüzden pek çok batı ülkesinin sınırlarını Çeçen mültecilere kapatması, onların hatası Çeçenler batının doğal müttefiki ve bu nedenle Rusya onları bir tehdit olarak algılıyor

FP: Rusya’daki gazeteciler ve insan hakları savunucularına yönelik baskıyı anlatabilir misin?

Yelena Maglevannaya: Bugünün Rusya’sında pratikte dürüst gazetecilik yapmak imkansız hale gelmiştir Gazeteciler öldürülüyor (Anna Politkovskaya en iyi bilinen örnek ama maalesef tek olay onunki değil), dövülüyor, hapsediliyor Yakın zaman önce Ulyansk’ta gazeteci Sergei Krukov’un dairesinin kapısının kırılarak içeri girilmesi ve bilinmeyen bir yere götürülmesi olayı yaşandı

Sadece rejimin hizmetindeki gazeteciler hayattan zevk alabilir Aynısı insan hakları savunucuları için de geçerli

Bir süre önce, Yeketarinburg’da mahkumların haklarını savunmaya kalkan insan hakları aktivisti Alexei Sokolov iftira suçlamasıyla tutuklandı Ve durum gittikçe kötüye gidiyor

FP: Sergei Krukov ve Alexei Sokolov’dan haber var mı? Onlara ne oldu?

Yelena Maglevannaya: Alexei Sokolov 13 Mayıs 2009’da tutuklandı ve halen gözaltında Hiç şüphe yok ki, insan hakları alanındaki çalışmalarından ötürü ondan intikam alınmak için bu yapılıyor Çok kısa bir süre önce Gleb Edelev ve Vyacheslav Bashkov isimli iki insan hakları savunucusu daha Yekaterinburg’da tutuklandı İzinsiz gösteri düzenlemekle suçlanan bu aktivistler, Yekaterinburg’daki Shangai İşbirliği Teşkilatı toplantıları sona erene kadar gözaltında tutulacaklar

Sergei Krukov’un akıbeti daha feci olabilir Evinin kapısı kırılarak alındığı ve bilinmeyen bir yere götürüldüğü 21 Nisan 2009 tarihinden bu yana kendisinden hiçbir haber alınamadı Muhtemelen yüksek güvenlikli bir psikiyatri kliniğinde tutuluyor Bu olaydan kısa bir süre önce savcılık Sergei’nin zorla psikolojik muayenesinin yapılması konulu bir karar vermişti

FP: Peki Rus hapishanelerindeki genel durum ve işkenceler hakkında neler söylebilirsin?

Yelena Maglevannaya: İşkenceye bizim hapishanelerimizde sıklıkla rastlanılır Yalnızca ağır şekilde dövmekten bahsetmiyorum, aynı zamanda işkencenin gerçekten sadistçe metotlarını kastediyorum: mahkumların üzerlerine salınan gardiyan köpekleri, demir kazıklara oturtma; ayakların yere çivilenmesi Tüm mahkumlar küçük düşürülüyor ama belli gruplar –Müslümanlar, Kafkasyalılar ve özellikle Çeçenler- en çok nefret edilenlerdir

Cezaevlerinin koşulları korkunçtur Hücreler küçük ve kalabalık, yazın boğucu, kışın ise nemli ve soğuk olur Ama elbette en kötü kısmı gardiyanlarca yapılan düzenli zulümdür 15 yıllık hapis cezası ömür boyu hapis cezası gibi değerlendirilir

FP: Sadizm Rus cezaevlerinde neden böylesine yaygın? Evet, üzerinde güç kullanabileceğimiz insanlar bulduğumuzda, bu tip davranışlar insan doğasının bir parçası kabul edilebilir Fakat Putin rejimi hakkında düşündüren bir şeyler var değil mi? Bu işkence Putin’e rağmen değil, fakat çoğunlukla ondan kaynaklı haklı mıyım? Rejimin gaddarlığı hapishane sistemine bulaşmış

Yelena Maglevannaya: Evet, kesinlikle Putin, çok acımasız ya da daha kusursuz, merhametsiz ve kalpsiz bir adam olarak görünüyor Batan Kursk denizaltısında ölen tüm mürettebat hakkındaki iğrenç yorumunu hatırlayın Taziye mesajının içinde kaybolduğu Politkovskaya ile Litvinenko’nun katilleri için gösterdiği reaksiyon neydi? Ya da esir düşen bir Çeçen komutanı “hayvan” olarak adlandırması? Lubyanka’daki zindanlar ve ceset kokularıyla ilintili şakaları? Normal bir insan böyle şeyler söyleyebilir mi? Bu adamın insani duygulara sahip olduğunu ya da herhangi birisine şefkat gösterebileceğini sanmıyorum Benim için bir tür ruhsuz robot gibi görünüyor Ve emrindeki herkes patronlarının izinde ilerliyor, bu yüzden tüm sistem de aynı

FP: Putin rejimiyle karşı karşıya olan Batı ne yapabilir, ne yapmalıdır? Obama yönetimine ne tür bir tavsiye verebilirsiniz? Rus rejimi, ABD’nin ya da Batı’nın yaptıklarını, düşüncelerini önemsiyor mu?

Yelena Maglevannaya: Obama ne yapabilir? Her şeyden önce onlarla flört etmeye bir son vermeli Rusya’da demokrasi gibi bir şey varmış gibi yalandan davranmaktan vazgeçmeli Rusya halen geçmişteki şeytani imparatorluk

Rusya’nın bugünkü liderlerinin en zayıf noktası cüzdanları Pek çoğunun Batı bankalarında hesapları var Soyut görüntünün aksine, gerçekten kaybetmekten endişe duydukları tek şey finansal ilişkilerinin bozulması Batı’dan zaman zaman yükselen seslere rağmen, Batı’nın kendileriyle olan işbirliğini azaltmaya gerçekten niyeti olmadığını anladı Böylece Rus rejimi gittikçe daha cüretkar bir hal alıyor ve sizin hakkınızda “Ne yaparsak yapalım, biraz yaygara yapacak ve sonra sakinleşecekler!” şeklinde düşünüyorlar Bu durum Londra’nın merkezinde radyoaktif bir terör saldırısına kadar gitti (Litvinenko’ya yapılan suikastı kastediyorum) Bu Avrupalı ve Amerikalı liderler Putin ile Medvedev’in yüzüne gülmeye bir son dek devam edecektir Gerçekten sert olmalı ve gerçek bir baskı kurmalısınız, bu tip olaylar için en ciddi yaptırımları uygulamalısınız, sadece konuşmak ya da birkaç metin deklare etmekle bir şey olmaz

FP: Yelena, Frontpage Röportaj’a katıldığınız için teşekkür ederiz

Jamie Glazov
Frontpage Magazin/01072009

__________________
Bilmeyenler ne bilsin bizi , bilenlere selam olsun!

Yazı kategorisi: Çeçenistan Dosyası | » yorum bırak;

Nükleer silahsızlanma hayalden ibaret-ALİ KANNADİ-Milenyum Kabusu Küresel Terör > Terör’ü destekleyen ülke ve liderler!-www.beyazrenkler.org

Yazan: wwwbeyazrenklerorg Ağustos 25, 2009

Nükleer silahsızlanma hayalden ibaret-ALİ KANNADİ-Milenyum Kabusu Küresel Terör > Terör’ü destekleyen ülke ve liderler!-www.beyazrenkler.org

 

http://www.beyazrenkler.org/forum/showthread.php?t=20981

- ——————————————————————————– BM Genel Sekreteri Ban nükleer silahsızlanmadan umutlu olduğunu söylese de, dünya hızla silahlanma yönünde ilerliyor Ban ve Obama’nın sözlerine rağmen nükleer silahsızlanma şu an bir hayal gibi görünüyor BM Genel Sekreteri Ban ki-Moon Nagazaki ve Hiroşima’ya atılan dünya tarihinin ilk atom bombasının yıl dönümü münasebetiyle Guardian gazetesine nükleer silahsızlanma konulu bir makale yazdı Ban’ın yazısı böylece, silahsızlan-madan yana olanlarla nükleer teknolo- jinin kademeli gelişmesinden yana olan neo-realistler arasında sürüp giden tartışmaların fitilini ateşledi Genel sekreter, ‘Benim bombadan kurtulma planım’ başlıklı makalesinde şöyle diyor: “Dünya bugün yeni bir dönüm noktasında Nükleer silahsızlanma düşüncesi dünya gündemine yeniden oturdu Gelecek nesiller için bu fırsatı tepmemeliyiz” Ban yazısındaki eleştiri hedefi, Columbia Üniversitesi’nde uluslar arası ilişkiler profesörsü olan Kenneth Waltz gibi teorisyenlerin savunduğu ‘Nükleer silahlanma denetimi’ teorisiydi Genel sekreter açıkça, “Barışı atom silahıyla barışı koruma teorisi çürüdü ve dünya giderek silahsızlanmaya doğru hareket ediyor” iddiasında bulunuyor Ban’ın karşısında yer alan neo-realistlere gelince; onlar silahsızlanmayı değil silahları kontrol altına almayı savunuyor Bu tartışma aslında yeni değil, tarihçesi 30 yıl önceye dayanır Neo-liberalist görüşün önde gelen savunucularından Waltz, 1981’de yayımlanan ‘Nükleer silahların yayılması: Ne kadar çok yayılırsa o kadar iyi olabilir’ başlıklı makalesinde bu teorini savunmuştu Waltz açısından dünya, 1981’den sonra yeni nükleer güç haline gelmiş en az yedi ülkeye tanık olacaktı ve küçük ülkeler bile nükleer güç olmaya meyilli hale gecekti Fakat bu durum dünya düzenini ve istikrarı bozmayacak, hatta belki de caydırıcı güç özelliğiyle istikrar sağlayabilecekti Konuyu objektif açıdan ele alırsak, Ban’ın teorisi veya en azından “Barışı atom silahıyla koruma teorisi çürüdü” ifadesinin içi boş görünüyor Ban’ın sözleri, gerçekten ziyade hayali yansıtıyor Şu an çoğu ülke atom silahına ulaşmaya çabalıyor Hindistan ve Pakistan 1999’da Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nı (NPT) yok sayarak ‘nükleer kulübe’ dahil oldu İsrail’in nükleer silahları konusundaki ketum siyaseti yıllardır sürüyor Resmi olmayan rakamlara göre, İsrail 200’ü aşkın nükleer başlığa sahip Birçok Ortadoğu ülkesi de, bu karmaşık nükleer pazarda bomba alma peşinde Bu tutum doğu ve güneydoğu ülkeleri için de geçerli Kuzey Kore’nin nükleer denemesi Güney Kore’yi nükleer güce sahip olmaya zorluyor Japonlar kendilerine özgü yöntemlerle birkaç ay içinde nükleer başlığa sahip olabilir Ban’ın görüşünün aksine, nükleer silah konusunda var olan NPT gibi anlaşmalar ve alınan kararlar, dünyayı nükleer silahlardan arındırmaktan ziyade nükleer silahların denetlenmesine yoğunlaşıyor ABD’de Barack Obama döneminde yapılacaklar arasında silahsızlanma ve nükleer bombaya karşı önlemler bulunuyor, fakat gerçekte bunların idealden ibaret olduğuna şüphe yok Nitekim Obama bunları nasıl gerçekleştireceğine dair ipucu bile vermiyor ABD ve Rusya’nın silah rekabetini azaltmak için imzaladığı Start anlaşmasının uzatılması konusunda yavaş hareket etmesi ve ABD’nin Hindistan’la nükleer savunma anlaşması imzalaması, Waltz gibi teorisyenlerin iddialarının doğru olduğunu ve hızla nükleer silahlanmaya doğru gidildiğini ispatlıyor Obama silahlanmayı denetlemekle ilgili son konuşmasında güzel sözler sarf etti Başkanın vurguladığı bir noktayı unutmamalıyız: “Nükleer silahlar var olduğu sürece, nükleer silahları denetim altına alma politikamız güçlü şekilde devam edecek” (İran gazetesi Jevan, 11 Ağustos 2009) __________________ Bilmeyenler ne bilsin bizi , bilenlere selam olsun!

Yazı kategorisi: WWW.BEYAZRENKLER ORG ARAŞTIRMALAR | » yorum bırak;

ORDUMUZUN ÖZEL KONUMU VE MİSYONU -Ahmet AKGÜL -Herşey Vatan İçin -www.beyazrenkler.org

Yazan: wwwbeyazrenklerorg Ağustos 24, 2009

ORDUMUZUN ÖZEL KONUMU VE MİSYONU -Ahmet AKGÜL -Herşey Vatan İçin-www.beyazrenkler.org


http://www.beyazrenkler.org/forum/showthread.php?t=20814

Yazar: Ahmet AKGÜL |

Şanlı tarihler yazan ve “Nizam-ı Alem” (Yeryüzüne adalet düzeni ve huzur sistemi) ülküsü taşıyan ve bunu nice bin yıllarca başaran Aziz Milletimizin:
a) Hem devlet olmaları

b) Hem medeniyete ve hakimiyete ulaşmaları
c) Hem de devamlılık kazanmaları ve ayakta kalmalarında;

1- Kurucu
2-Koruyucu
3-Kurgucu özelliği taşıyan ordumuz, en temel unsur ve en hayati kurumdur

Bir devletin oluşması için en önemli öğe olan halkın “kalabalık”tan “millet”e dönüşmesi için gereken:

1- Organize
2- Ortak İrade
3- Otoriteyi sağlamak da, bu kalıcı ve akılcı kurum olan ordumuzun sorumluluğudur

Bu nedenle, Türk Ordusunu başka ülke ordularıyla kıyaslamak; demokrasi demogolojileri ve küreselleşme kem-kümleriyle Onun tabii ve tarihi misyonunu kısırlaştırmaya çalışmak, son yıllarda karşılaştığımız, belki de en talihsiz ve tehlikeli bir durumdur Gafletle veya hıyanetle yapılan bu girişimler, bizzat devletimizin temeline dinamit koymakla eşit bir şuursuzluktur

Osmanlı’nın yıkılışı öncesi, özellikle İttihatçılar döneminde orduya sabataist ve masonların sızdıkları ve bu yüce kurumu, devletimiz ve dirliğimiz aleyhine kullanmaya çalıştıkları

Ve yine, Atatürk sonrası İnönü, Menderes ve devamı sürecinde, bazı üst düzey askeri bürokratların ordumuzun bizzat dinimize, Milli değerlerimize ve Milletimize muhalif tavır takındığı izlenimi veren yanlışlıkları ve haksızlıkları, maalesef doğrudur

Ancak sağlıklı bir bünyenin, organlarına sızan mikropları, vücuda zarar vermeden etkisiz hale getirmesi ve hatta bağışıklık sistemi geliştirmesi gibi; dış güçlerin ve işbirlikçi hainlerin marifetiyle, zaman zaman ordumuza sızan ve bu kutsal kurumu Milletimizin ve devletimizin aleyhinde kullanmaya kalkışan ve bazı tahribatlar yapmayı da başaran kişiler ve kümelenmelerin:Milli özelliğini ve asli hüviyetini asla yitirmeyen Kahraman Ordumuzun sağlam bünyesi içerisinde eritildiği ve etkisizleştirildiği de, sevinilecek ve güvenilecek bir konudur

Asırlar sonra, aynen haber verdiği şekilde gerçekleşmesiyle Hz Peygamberimizin mucizesi sayılan İstanbul’un Fethiyle ilgili hadislerinde:

Kostantin mutlaka fetholunacaktır Onun emiri; ne güzel ve örnek bir komutandır Ve Onun askeri; ne iyi ve bereketli bir ordu konumundadır

Buyurmaları: Kahraman Türk Ordusunun şeref ve faziletinin, tarihi ve talihli zaferlere öncülük edeceğinin çok açık bir müjdesi ve garantisidirEvet, her şeye rağmen, müjdelenen ve hasretle beklenen, Türkiye merkezli yeni barış ve bereket Medeniyetinin en önemli destek ve dayanağının yine Asil Türk ordusu olacağını haber veren Bediüzzaman şunları söylemektedir:
“Gariptir, hem çok gariptir (hayret edilir ki Dış güçler ve hain işbirlikçi şahsiyetler) yedi yüz sene boyunca İslamiyetin ve Kur’anın elinde şeref şiar (Şan ve şerefle şöhret bulan), barika-asa (Şimşek gibi parlayan) bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülük (düşüncesini), muvakketen (geçici bir dönem) İslamiyetin bir kısım Şeairine (Ezan, Kur’an, İmam Hatip, başörtüsü gibi dinin simgelerine) karşı kullanmaya çalışır Fakat (tam) muvaffak olamaz (sonunda) geri çekilmeye (mecbur kalır) (Çünkü) “Kahraman ordu, dizginini Onun (masonluğun Siyonist ve sabataist hıyanet gurubunun) elinden kurtarıyor” (ve kurtaracak) diye, (hadis) rivayetlerden anlaşılıyor[1]

Bu gün sevinerek görüyoruz ki; Ordumuz softalık ve istismarcılık niyetiyle Yüce Dinimizin yobazlaştırılmasına da, laiklik ve demokratiklik bahanesiyle devletimizin ve manevi değerlerimizin yozlaştırılmasına da karşıdır, ilmi, insani, akli ve ahlaki bir çizgiyi benimsemektedir

Aziz Türk Milletinin ve Devletinin maddi ve manevi iki güçle ayakta kalacağına inanan Üstat:“İşte;

1- Haysiyet-i askeriye (yani ordunun onuru, değeri, gücü ve kuvveti)
2- Hamiyet-i İslamiye (İslam ve iman gayreti) ve Şeriat-ı Muhammediye (Kur’an’ın bütün insanlığa getirdiği adaleti) bir terazinin iki kefesindeki Ağrı dağı ile Sübhan dağı gibi iki dengeye benzer” Diyerek, ordunun önemini ve değerini ortaya koymaktadır[2]

Yurdumuzun barbar batılılarca işgali sırasında ve mütareke yıllarında; istila kuvvetlerine şiddetle ve cesaretle karşı çıkıp direnen ve Milli Mücadeleye ve Atatürk’ün Ankara Hükümetine taraftarlık gösteren[3]

Anadolu hareketine karşı İngilizlerin dayatmasıyla Damat Ferit Hükümetinin, Şeyhülislam Dürrizade imzasıyla yayınladığı “Bunlar İsyan etmiştir Öldürülmeleri gerekir fetvasını “Müslüman halkı Kuvay-ı Milliye aleyhine kışkırttığı” için kabul etmeyen, Ankara Müftüsü Rıfat Börekçinin fetvasını destekleyen ve “Zıt kavramlar yer değiştirmiştir; Zulme adalet, Cihada isyan, esarete ise hürriyet adı verilmiştir” diyerek Atatürk’ün başlattığı Milli Mücadeleyi cihat ve hürriyet hareketi kabul eden[4]

Bediüzzaman; Kahraman Türk ordusuna çok değer vermekte ve sürekli övgüyle bahsetmektedir

“Ben bu milletin bahadır ordusunun milyonlarca efradını, eratını ve subaylarını samimiyetle seviyorum, hürmet ve haysiyetlerini, elimden geldiği kadar korumaya çalışıyorum

Ama benim garazkar ve mason muarızlarım ise, bir tek adamı sevmek ve yüceltmek bahanesiyle, Türk ordusunun şehit olan ve hayatta bulunan milyonlarca mensubuna hıyanet ve hakaret ediyorBana hücum edenlerin tek bahanesi “Mustafa Kemal’e itirazım ve dost olmadığım” (iddiası)dır Halbuki o beni taltif etmek (itimat ve itibar göstermek) ve bütün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya resmi yetkili umumi vaiz olarak göndermek üzere Ankara’ya çağırmıştır[5]

Bediüzzaman; geçmişteki, günümüzdeki ve gelecekteki milyonlarca mensubuna hayran ve hayırhah olduğum “Bin seneden beri cengaverliğini, gaziliğini ve hak peresliğini dünyada gösteren ve ispatlayan Kur’anın bayraktarlığını kılıçlarıyla ve kanlarıyla imzalayan bir ordunun bazı kumandanlarına yanlış ve haksız bulduğum davranışları yüzünden karşı çıkmam bahane edilerek, bana bu denli hücum ve hakareti hak ediyor muyum? Diye sormakta ve aslında Atatürk’ün istismar ve suistimal edildiğine parmak basmaktadır[6]

Son devrin büyük alimlerinden Seyit Abdulhakim Arvasi Hazretlerinin şu tespitleri oldukça önemlidir:

“Türklük bir içtimai kavramdır Biyolojik ve ırksal bir olay olarak değerlendirilmesi yanlıştır Sosyal bir ırktır, Türklük bu Milletin adalet ve hürriyet yolunda mücadele vermiş ve kendisini Allah’a ve insanlığa vakfetmiş kimliği” şeklinde algılanmalıdır Bediüzzaman Hazretlerinin “Dünyanın neresine giderseniz gidin, Türk demek Müslüman demektir” sözleri de bu anlamdadır
Türkler, Emeviler döneminde Müslüman ordularının Türkistan İstilası sırasında Arapları daha yakından tanımışlardı

Bu dönemde, Arapların fetih hareketine katılan ve henüz İslam ahlakını sindirememiş bulunan bazı askerlerin yağmaya girişmesi, Türklerde, Emevi yönetimine karşı düşmanca tepkileri oluşturmuştu Bu nedenle, Emevi yönetimine karşı çıkan Ehli Beyte mensup ihtilalci şahsiyetlerin Türklere sığınması Peygamberin nesline karşı kuvvetli bir sempati doğurmuştu
Emevilere karşı isyan eden Ebu Müslim’in ordusunda henüz Müslüman olmamış Türklerin de çok sayıda yer alması bunun neticesi olmalıdır Ehli Beyte karşı oluşan bu yakınlık, Türklerin Müslümanlığı kabulünden sonra daha da gelişmiş, bu konuda bir çok destan ve menkıbenin meydana gelmesine yol açmıştır Sonraki zamanlarda bu durum, Ehli Beyt soyunun Araplardan çok Türklere yakın olduğu kanaatini yaygınlaştırmıştır Meşhur Tarihçi Cahız, Horasanlılar hakkında bilgi verdikten sonra şunları yazar: “Buna göre Türkler Horasanlı ve halifelerin (Abbasiler) pek yakın akrabaları olan mevlalarıdır (dostları)dır Bunun neticesi Türk, bunların hepsinin sahip olduğu üstünlüklere sahip çok şerefli bir kavimdir” [7]

Hendek savaşı sırasında, HzPeygamberin, ilk kazı işlerini ve şehrin müdafaasını kontrol etmek için seçtiği yer olan Seyhan denilen tepede kurdurduğu çadır, Kendi ifadesiyle “Kubbe-i Türkiye” (Türk Çadırı) idi[8]

Bu konuda, Taberi Tarihinde, Amr b Avf dan naklen malumat verilmektedir Medine etrafına hendek kazılması sırasında büyük bir kaya çıkması üzerine şunlar nakledilir: “Selman hendekten çıkarak (haber vermek için) Hz Peygamberin bulunduğu yere geldi Bu sırada Hz Peygamber Türk çadırını (Kubbe-i Türkiye) kurmakla meşgul idi”[9]

Bu gün bu yere, Hz Peygamberin ikamet ettikleri “Kubbe-i Türkiye”nin hatırasına Zübab Camii inşa edilmiştir[10]

Hz Peygamber Mekke’nin Fethinden sonra, burada kaldığı 15 gün müddetinde, Ebu Talip ve HzHatice’nin kabirleri yakınında kurduğu “Kubbe-i Türkiye”de ikamet etmişlerdir[11]

Araplar buna “Gubba Turkıya” yani Türk Çadırı demişlerdir[12]

Bütün bunlar Hz Peygamberin Türk kavmine ve Türk askerine olan özel ilgi ve sevgisinin bir göstergesi sayılır
Aynı konuda, İzmirli de değerli bilgiler verir: “Müslim’in Sahih’inde Kadir gecesinin fazileti babında İstanbul’da olan Ebu Şeybeti Hudri’nin kardeşi Ebu Saidi Hudri’den tahriç (çıkartma) ettiği üzere, peygamber, bir ramazan ortalarında, bir Türk çadırında itikaf [13] etmiştir

Şarih[14] Nevevi bunu küçük geçe (keçe) çadırı diye tefsir ediyor ki tamamıyla bir Türk çadırıdır[15]

İzmirli bir başka makalesinde, Hz Peygamberin bu çadır da, ramazan ayında “tam on gün on gece Rabbına ibadette bulunmuştur” demektedir[16]

İzmirli, “Peygamber ve Türkler” adlı makalesinde, Kazan’ın tanınmış bilgini Şehabettin Mercani’nin (ÖlH1306) “Müstefadülahbar” adlı eserinde, İbnü’l Esir’in “Üstüdülgabe fi Marifetissahabe”sine dayanarak, Hz Peygamber’in Türk hakanına, Türkçe bir mektup yazmış olduğunu belirtmektedir, İzmirli o devirde Hz Peygamberin çevresinde Türkçe bilenlerin bulunduğunu da anlatır[17]

Ordumuz, niye yıpratılmak isteniyor?

Dış güçlerin ve AKP hükümetinin Kahraman Ordumuzu “layt”laştırmak ve laçkalaştırmak amacıyla, önce Sn Büyük Anıt Paşa’nın Genel Kurmay Başkanlığını önlemeye ve komuta kademesini biri birine düşürmeye yönelik girişimleri başarısız kalınca, bu sefer “ordu yapısı değiştiriliyor!?” haberleriyle ortalık karıştırılmaya çalışılıyordu

“26082006 tarihli Milliyet Gazetesi CNN Türk-Kemal Yurteri kaynaklı şu kışkırtıcı haberi yayınlıyordu: Türk Silahlı Kuvvetleri, tarihinin en büyük değişimine hazırlanıyor Yeniden yapılandırma planına göre, iki ordu karargahı lağvedilecek, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları, Genelkurmay çatısında birleşecek

Türk Silahlı Kuvvetlerinin kara gücü, iki ana komutanlık haline getiriliyorGenelkurmay Başkanı Özkök’ün uzun zamandır üzerinde çalıştığı plana direnen bazı generaller de tasfiye edildiTürk Silahlı Kuvvetlerinin yapısını baştan sona değiştiriliyor Genelkurmay: Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün uzun zamandır üzerinde çalıştığı Genelkurmay Başkanlığı nöbetini devralacak olan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın da imzasını taşıyan plana göre Genelkurmay Karargahı ve Kuvvet Komutanlıkları tamamen değişiyor

Kademeli olarak yaşama geçirilecek plan için bazı adımlar atıldı Önümüzdeki yıllarda köklü değişiklikler yaşama geçirilecek Plana göre 4 orduya sahip Kara Kuvvetleri Komutanlığında Ege Ordu ve 3 Ordu lağvedilecek, sadece birinci ve ikinci ordular kalacak Plan, karargahı İstanbul’da bulunan 1 Ordu ve Karargahı Malatya’da bulunan 2Orduyu “Doğu ve Batı Grup Komutanlıkları” haline getiriyor Türkiye bu iki ordunun görev sahasına bölünecek

Planda Genelkurmay Karargahının yapısı tamamen değişiyor, merkezi bir karargah kuruluyor Yıllara yayılan plana göre Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları Genel Kurmay Başkanlığının çatısına çekilecek Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları, halen mevcut olan taktik birimlerde yeni değişikliklerle plana tamamen uyumlu hale getirilecekKuvvet komutanlıkları kapatılıyor(muş!)

Kuvvet komutanlıkları Genelkurmay Başkan yardımcıları haline geliyor Kuvvet komutanları yerine, birimlerden sorumlu yardımcılar olacak Plandaki önemli bir değişiklikte, bütün kuvvetlerde ayrı ayrı bulunan, lojistik, istihbarat, plan prensipler, eğitim gibi daire başkanlıkların da iptal edilmesi ve bu birimlerin Genelkurmay Karargahından, J Başkanlıkları tarafından tek merkezden yürütülür hale getirilmesi Genel Kurmay Plan Prensipler Başkanlığı, ikiye bölünecek Genel Kurmay’da mali işlerden sorumlu yeni bir J Başkanlığı da kurulacak ve böylece mali yönetim de tek elde toplanacak Plan bu haliyle Amerikan ve İngiliz ordularının karma bir modeli olarak nitelendiriliyor

Direniş tasfiye getiriyor(muş!)

Genelkurmay Başkanı Özkök, Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevinde üzerinde çalıştığı planı Genelkurmaya gelince hızlandırdı Genelkurmay Harekat Başkanlığı tarafından yürütülen çalışmalar sırasında plana hem kuvvetlerden hem de Genelkurmaydan direniş geldi Hatta Dönemin Harekat Başkanı Emekli Korgeneral Köksal Karabay’ın bu nedenle pasif göreve atandığı ve erken emekliliğini istemek zorunda bırakıldığı belirtiliyor

Genel Kurmay Başkanı Org Yaşar Büyükanıt’ın, Kara Kuvvetleri Komutanlığı devir teslim töreninde kesin ve keskin bir dille yalanladığı bu, “Ordudaki değişim ve küçülme” haberleri, şu sinsi amaçları güdüyordu:

  1. Orduyu karıştırmak ve kuvvet komutanlarını G K Başkanına karşı kışkırtmak
  2. NATO kontrolü dışındaki Ege Ordumuzun lağvedileceğini öne sürüp yeni GK Başkanımız aleyhinde şüpheler ve şaibeler oluşturmak ve milletçe kendisine duyulan itimat ve itibarı sarsmak
  3. İleride yapılması münasip ve muhtemel değişim projelerinin, çok farklı ve aykırı biçimde ortaya döküp, yeni komuta kademesinin hayırlı ve yararlı girişimlerini, peşinen boşa çıkarmak

Malum ve mel’un (masonik) merkezler, bu tür çıkışlarıyla; ABD, NATO, İsrail ve Yahudi Lobileri gibi dış güçlere:

“Bu yeni GK Başkanı ve ekip arkadaşları bizim kontrolümüz dışındadır Milli Haysiyetli amaçlar taşınmaktadır Gerekli önlemler alınmalıdır” Mesajını ulaştırmaya çalışmak…İşte bütün bu şeytani hesapları fark eden GKB Büyükanıt ve KKK Başbuğ, devir teslim töreninde, oldukça kararlı ve tutarlı bir tavır sergilediler

Org Yaşar Büyükanıt’tan Sert ve net tepkiler:

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda düzenlenen devir teslim töreninde konuşan Orgeneral Yaşar Büyükanıt sert mesajlar verdi Büyükanıt, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin etkisizleştirilmek istendiğini bu çabaların son dönemde artırıldığını söyledi Bu çabaların Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısından rahatsız olan çevreler tarafından yapıldığını vurgulayan Orgeneral Büyükanıt, mücadelelerinin kararlılıkla süreceğini kaydetti

Yakın zamanda askerlere iğrenç saldırılar yapıldığını söyleyen Büyükanıt, bu kampanyaları sürdürenlerin kendi yarattıkları ‘iğrenç bataklık’ta boğulacaklarını belirtti Büyükanıt günü geldiğinde bu kişilerin hesap vereceklerini de sözlerine eklediBu saldırıların kendilerini yıldırmayacağını belirten Büyükanıt, “rüzgar küçük ateşleri söndürür, büyük ateşleri ise daha da güçlendirir Ne Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin değiştirilebilir ne de ülke bölünebilir” dedi Büyükanıt’ın konuşmasının sonunda eşine, kızına, Cumhurbaşkanı ile eşine ve silah arkadaşlarına teşekkür ederken Başbakan, Meclis Başkanı ve Savunma Bakanına etmemesi dikkat çekti
Org Başbuğ: ‘Kararsızlıklar terörü besler’

Orgeneral Büyükanıt’tan Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini devralan Orgeneral İlker Başbuğ da güvenlik konseptinin küreselleşme ile birlikte değiştiğini ifade ederek, Türkiye’nin “küresel düşünüp, Ulasal hareket etmek” durumunda olduğunu belirtti

Türkiye’nin geniş bir tehdit yelpazesiyle karşı karşıya olduğunu kaydeden Org Başbuğ, “Eğe ve Doğu Akdeniz’deki dengelerin değiştirilme çabası ve uluslar arası anlaşmalardan doğan kazanımlara zarar verecek davranışların Türkiye’nin güvenliğini etkileyebilecek simetrik riskleri oluşturduğuna” dikkat çekti

Bu gibi risklerin Türkiye’nin güçlü bir silahlı kuvvetlere sahip olmasını zaruri kıldığını belirten Başbuğ, “teknolojik olanaklardan yararlanarak, modüler ve esnek her ortamda görev yapabilecek bir gücün oluşturulması göz önünde bulundurulacaktır” dedi

Türk Silahlı Kuvvetlerin yıpratılmaya çalışıldığını ve bölücü terör örgütünün de amaçlarına ulaşmak için demokrasiyi kullandığına dikkat çekerek, “Terör örgütünün etkinliği bitirilene kadar operasyonlar sürecektir Kararsızlıklar bölücü terör örgütlerinin umudunu besler” diye konuştu
Terör örgütünün amacının propaganda yapmak olduğunu ifade eden Başbuğ, bu konuda medyaya büyük görev düştüğünü söyledi[18]

Kaderin intikamı:Kara Kuvvetleri Komutanlığı devir teslim törenine, Cumhurbaşkanı, Kuvvet Komutanları, malum protokol konukları yanında, Başbakan Recep T Erdoğan ve Meclis Başkanı Bülent Arınç’ta katılmıştı İlahi adalet, hikmetli kader çerçevesinde, Hak davaya ve Erbakan Hoca’ya yaptıkları hıyanetin intikamını, şerefli komutanlar eliyle, daha doğrusu “haliyle” almıştı Şahsen ben, bu ikisinin yerinde olmaktan ve o mahcubiyeti yaşamaktansa, bir kere değil bin kere ölmeyi bir şans sayardım
Evet bütün protokol konuklarına ayrı ayrı teşekkür edilmesine rağmen bu ikisinin ismi ve sıfatları, imaen bile geçmedi,

  • Zerre kadar itibar ve iltifata değer görülmedi,
  • Başbakan ve Meclis Başkanı olduklarına değil, hatta doğduklarına bile pişman ve perişan oldukları hallerinden belliydi
  • Demokrasi demogojileri ve AB hayaliyle; Orduyu etkisizleştirmek ve güçsüzleştirmek, ülkenin üniter yapısını değiştirmek, din özgürlüğü bahanesiyle laik sistemi dejenere edip, Ilımlı İslam diye Müslüman halkımızı emperyalizme uyumla hale getirmek yönündeki gizli ve kirli girişimlere asla geçit verilmeyeceği, yüzlerine karşı söylenmişti

Bu onurlu ve şuurlu davranışları “nezaketsizlik veya protokol kurallarına riayetsizlik” şeklinde yorumlamak ta yanlıştı Çünkü bu duyarlı yaklaşım; şahsi makam ve menfaatler uğruna, dış güçlere yaslanarak; Milli çıkarlarımızla ve devlet onurumuzla bağdaşmayan girişimlere yönelen gafil siyasilere bir uyarı anlamı taşımaktaydı

Sn Büyükanıt Paşa’nın, beynine, birikimine ve becerisine güvenerek, aşağıdaki tuzaklara takılmayacağını umuyoruz ve en samimi duygularla şu teklif ve temennilerimizi iletmek istiyoruz:

  • Gizli Tarih Kitabında, gerçekleri söylemek, hatta övmek perdesi altında Atatürk’e sövmekten ve iftira etmekten çekinmeyen “Dedem Fransız işbirlikçisiydi Büyük olasılıkla biz de İbrani (Yahudi) kökenliyiz” (Aktuel) diyerek aslını ve ayarını ortaya döken
  • Abdullah Öcalan’la samimi ilişkisini inkar etmeyen ve Kürtçülere ilgisini hala esirgemeyen “Kuzey Irak’a asla asker sokulmamalıdır Kızılderili gibi avlanır, yazıktır…Oradaki Kürtlerle (Barzani ile) işbirliği şarttır Bu konuda Yaşar Büyükanıt’ın da yapacağı bir şey kalmamıştır” (Ecevit Kılıç Aktuel 25082006) diyerek, bir nevi İsrail uşağı Barzaniler adına ordumuza gözdağı veren
  • Ve zatı alinizden de Yahudi kökenli olduğunuzu ima ve ilan ederek “Büyükanıt’la akraba çıkıyoruz” diyen

Yalçın Küçük gibi niyeti ve mahiyeti karanlık kişilerin ve Amerikan İslamcısı kesimlerin ağzını kapatmak üzere, size yakışan bir mertlik ve netlikle çıkıp:

1- “Ben şu veya bu kökenden olabilirim Kimin soyundan dünyaya geleceğime ben karar vermedim Ancak ben kendi iradem ve tercihimle: Bu Aziz vatanın ve bu asil Milletin bir ferdi ve bu kutsi ocağın bir üyesi olmayı en büyük şeref, Milli ve manevi çıkarlarımızı her şeyin üstünde tutmayı en büyük görev bilmekteyim” içerikli bir açıklama yapmanız faydalı olacaktır

2- “Bölgesel Güç” palavralarıyla ve Siyonist entrikalarla
a) Cumhuriyetin Osmanlızasyonuna ve Ilımlı İslamcıları halife yapma hazırlığına

b) Silahlı Kuvvetlerimizin Pentagonizasyonuna, asla geçit verilmeyeceğini açıkça ortaya koymalıdır

3- Türkiye’nin güvenlik ve savunma organlarının, küresel emperyalizmin bir şubesi haline getirilme hıyanetleri çerçevesinde, derinden derine hazırlık görülen ve yeri geldikçe dillendirilen “TSK’nın ağırlık merkezini ve sinir sistemini, Karadan Hava’ya kaydırma” ve ordu içinde gizli bir kutuplaşma girişim ve gayretlerini boşa çıkarmalıdır

4- Ordumuzun, Yüce Dinimize, manevi dinamiklerimize ve samimi dindar kesimlere karşı asla bir ön yargısı ve ters bakışı olmadığını, olamayacağını, bunun Millete düşmanlık anlamı taşıyacağını…Ancak: Din istismarına, laikliğin laçkalaştırılmasına, “Ilımlı İslam, Radikal İslam” gibi safsatalarla ve dış güçlerin kışkırtmasıyla Milli birlik ve dirliğimizin bozulmasına asla fırsat tanınmayacağını, bir kere daha haykırmalıdır…

[1] 5Şua 3Küçük Mesele 3 hadise
[2] Divanı Harbi Örfi
[3] Külliyat Nesil Yay 1 cilt Sh: 1080- Başbakanlığa mektup
[4] Bediüzzaman’ın Hayatı Yeğeni Abdurrahman Nursi Sh: 106-107 Piran Yay İst
[5] Emirdağ Lahikası 27 Mektup
[6] Emirdağ Lahikası 27Mektup
[7] (Prof Ramazan Şesen El-Cahiz, Hilafet Ordusunun Menkıbeleri
ve Türklerin Faziletleri 2Baskı Türk Kültürü Ar Yay Ank 1988 Sh:59)
[8] Kitapcı, Yeni İslam Tarihi ve Türkler, s154
[9] Kitapçı, Prof Dr, Zekeriya, Hz Peygamberin Hadislerinde Türk Varlığı,
Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay, İstanbulbul Tarihsiz, s 58
[10] Hamidullah, M Çin ile ilk Devir Müslüman ülkelerinin Temasları, İTED İstanbul,
1975, s 104 nak, Prof Dr Zekeriya Kitapçı, Yeni İslam Tarihi ve Türkler s182
[11] Kitapçı, Prof Dr, Zekeriya, age, s196
[12] Togan, Umuuni Türk Tarihine Giriş, s 34 Türk çadırları kubbe şeklinde oluyordu Ortaçağ’da
Türk çadırları sadece Türkler tarafından değil, diğer komşuları tarafından da kullanılmaktaydı
HattaPeygamber devrinde Arabistan’da Türk çadırlarının kullanıldığına dair kayıtlara sahip
bulunmaktayız” Dipno Prof Dr Ramazan Şeşen İbn Fazlan Seyahatnamesi, s41
[13] İtikaf: ibadetle vakit geçirme
[14] Şarih: Bir kitabı şerh eden, bir kitaba açıklama getiren
[15] İzmirli, Prof İsmail Hakkı, Peygamber ve Türkler, s 1017
[16] İzmirli, Şark Kaynaklarına Göre Müslümanlıktan Evvel Türk Kültürünün
Arap Yarımadasındaki İzleri, s 281
[17] İzmirli, Peygamber ve Türkler, s 1017
[18] Hürriyet İnternet

__________________
Bilmeyenler ne bilsin bizi , bilenlere selam olsun!

Yazı kategorisi: Her Şey Vatan İçin | » yorum bırak;

Fetih kendini tazeledi-Kuds ül Arabi gazetesi-İslami Diriliş ve Direniş Dosyası-www.beyazrenkler.org

Yazan: wwwbeyazrenklerorg Ağustos 14, 2009

Fetih kendini tazeledi-Kuds ül Arabi gazetesi-İslami Diriliş ve Direniş Dosyası-www.beyazrenkler.org


http://www.beyazrenkler.org/forum/showthread.php?p=97129#post97129

20 yıl sonra ilk kongresini düzenleyen Fetih, yeni ve genç üyeleriyle birlikte güçlendi Abbas’ın sonuç vermeyen politikaları da denetlenecek

Fetih’in Merkez Konseyi için yapılan seçimde yönetim kademesinde büyük değişimler yaşandı Eski isimler çıktı, genç üyeler girdi Fakat bu durumun politikalara ne kadar yansıyacağını görmek için beklemek gerek Fetih’in genel kongresinin yapılmasının, hareketin lideri Mahmud Abbas için büyük bir kazanım olduğu şüphesiz Zira kendisi kongreden daha güçlü ve daha fazla meşruiyet sahibi olarak çıktı

14 yeni üyenin merkez komiteye girmesinin ve dört eski üyenin yerini korumasının birçokları için sürpriz olduğunu itiraf etmek gerek Yeni üyeler arasında bağımsızlar ve ve hareketi 40 yıllık tarihi konumuna döndürmeyi isteyenler var

Eski isimlere açıkça meydan okuyan Abbas, Beytüllahim’de kongre yaparak kumar oynadı Sonuçlar örgüt, hareketin gençleşmesi ve iç birliğinin güçlenmesi açısından etkileyici oldu

Bazı temkinli yaklaşımlara rağmen, yeni başkanlık veya parlamento seçimleri yapıldığında Fetih bu başarı sayesinde şüphesiz güçlü bir konumda olacak

Diğer yandan, Fetih’e zarar veren, imajını sarsan, parlamentoda çoğunluğu ve Gazze’de kontrolü kaybettiren yolsuzluğa bulaşmış bazı isimlerin seçimleri kazandığı ve merkez komiteye sandık yoluyla girdiği de doğru Ancak yolsuzlukla ilgisi bulanmayan bazı temiz ulusalcı isimlerin yeni yönetimde belirgin yerler kazandığı da bir gerçek

Bizce en önemli şu: Abbas, farklı yönetim merkezlerini kendi şahsında toplamasına rağmen geçmişte karar alırken beslendiği sınırsız özgürlüğe artık sahip değil Bundan sonra, büyük bir siyasi adım atmadan önce danışmak ve eşgüdüm kurmak için Fetih’in kurumlarına, merkez komiteye ve özellikle de devrim konseyine başvurmakla sorumlu

Yeni merkezi komite ve hareketin mini parlamentosu olan devrim konseyi, Abbas’ın veya başka bir başkanın politikalarının ‘mühründen’ ibaret olmayacak Zira genç ve yeni yüzler onlardan hesap soracak, kararların bazı aceleci isimler tarafından alınmasına izin vermeyecek

Abbas’ın yeni şartlarla uyum sağlayıp kısır siyasi yönteminde kapsamlı değişik yapması gerekiyor Bu kısır siyasi yöntem, Fetih tabanına ve Filistin halkına verdiği hiçbir vaadi gerçekleştirmedi Abbas, başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devleti kurulması, yerleşim birimlerin kaldırılması ve Filistinli mültecilere dönüş hakkının temin edilmesi gibi sözler vermişti

Hamas’la diyalog acil

Fetih artık, İsrail küstahlığına daha güçlü konumdan yanıt vermesini sağlayacak bir durumda

Şu an müzakereci yöntemin başarısızlığının, yerleşim inşasının artması, işgal altındaki Kudüs’ün ve Filistin halkının boğulması gibi ters sonuçlar getirdiği görüldü

Yukarıdaki noktalar kadar önemli olan bir diğer mesele de, Fetih’in yeni yönetiminin Filistinliler arasında uzlaşı sağlamasının ve bölünmüşlüğe nokta koymasının kaçınılmazlığı Üstelik, kongrede belirlenen siyasi program Fetih’in tek çelişkisinin İsrail’le olduğunu teyit etti Başka çelişkiler ikincil sırada ve bunların diyalogla çözülmesi gerekir

İslami direniş hareketi Hamas’la diyaloğun yeni bir ruhla derhal başlaması umulur

(Londra’da Arapça yayımlanan Kuds ül Arabi gazetesi, başyazı, 13 Ağustos 2009)

__________________
Bilmeyenler ne bilsin bizi , bilenlere selam olsun!

Yazı kategorisi: İslami Diriliş ve Direniş Dosyası | » yorum bırak;

Hindistan Çin’e karşı-Siddarth Srivastav -Asya Dosyası-www.beyazrenkler.org

Yazan: wwwbeyazrenklerorg Ağustos 14, 2009

Hindistan Çin’e karşı-Siddarth Srivastav -Asya Dosyası-www.beyazrenkler.org


Hindistan Pakistan’a karşı bilenirken, ülkenin ufkunda Çin var
http://www.beyazrenkler.org/forum/showthread.php?p=97123#post97123

Siddarth Srivastav

Hindistan’ın şimdiki askeri hedefi Pakistan’a karşı kudretli bir ateş gücü inşa etmek iken, uzun vadede Çin’e karşı kaydadeğer bir caydırıcılık planları da yapıyor

Hindistan’ın batı sınırlarını tahkim etmek gibi Pakistanı dengelemeyi güden askeri çabalara öncelik verilmesine rağmen Çin’den algıladığı tehdide karşı tetikte olması buna işaret etmekte

Olağan bir örnek, Hindistan’ın Kuzeybatı sınırlarındaki askeri mevcudiyetini, Rus yapımı Sukhoi-30 MKI savaş uçaklarını oraya yerleştirerek artırma kararıdır Bu hamle Çin’in Tibet Özerk Bölgesinde ve Güney Çin’de geliştirdiği askeri altyapıyı dengelemek anlamına gelir

İki yıl önce planlanan hamle, dört adet jetin Assam’daki Tezpur havaalanına inmesiyle nihayet geçen ay yapıldı Resmi kaynaklar yakın gelecekte Tezpur’da iki uçak filosunun olacağını bildiriyorlar (toplam 36 uçak) Assam’daki Chabua’nın bir diğer üs olma ihtimali var Silah yüklü Sukhois’ler 3200 km uçabiliyorlar Dolayısıyla Tezpur’dan kalkacak uçaklar Çin’in iç kesimlerini vurabilecek kapasitede

Hindistan’ın askeri tepkisi, bölgede birkaç yıldır süren Çin askeri gücündeki artıştan kaynaklanıyor Hindistan’ı hatırda tutan ve petrol sevkiyatının yapıldığı güneye doğru uzayan deniz güzergâhlarını korumak isteyen Pekin’in Tibet Özerk Bölgesi’nde asgari dört, Güney Çin’de ise üç yahut dört üs inşa ettiğine inanılıyor

Çin’in bölgedeki enerji ihtiyacı önümüzdeki yıllarda artacak ki beklenmedik durumlara karşı askeri planlar yapılmasını gerektiriyor Çin, 2009 Eylül ayı itibariyle, Burma’nın Bengal Körfezi’ndeki Arakan sahillerinden Çin’in Yunnan eyâletine uzanan petrol ve doğalgaz hattını döşemeye başlayacak 1100 km uzunluğundaki doğalgaz boru hattı Burma’nın enerji zengini Shwe gaz yatakları tarafından beslenecek

Çin, Hindistanla sınırının olduğu 4000 km uzunluğundaki Kontrol Hattı’nda hava, kara ve demiryolu altyapısı da inşa ediyor Böylece askeri sevkiyat çok daha kolay gerçekleştirilecek

Yeni Delhi, bu konvansiyonel hazırlıkların yanısıra, Pekin’in orta Çin’deki Delingha ve Da Qaidam’a nükleer başlık da taşıyabilen, Hindistan’ın kuzeyine ve Rusya’nın güneyine erişebilen 60 civarında balistik füze fırlatma rampası yerleştirdiğine inanıyor

Hindistan tepki olarak 2011′de operasyona hazır hale getirilmesi beklenen 3500 km menzile sahip, nükleer başlık taşıyabilen Agni-III balistik füzelerini geliştiriyor Bu esnada, 5000 km menzilli Agni-V füzeleri 2010 yılında ilk testleri için hazır olacaklar

Yeni Delhi, Çin’e karşı savunma için mevzilenen 10 dağ tümenine sayıları kabaca 30000′i bulan iki piyade tümeni daha ekleyeceğini ilan etti Gelecekte Çin’den kaynaklanabilecek güvenlik sorunlarına karşı yapılmış bir hamleydi bu 155Mm’lik howitzer’ler ve çeşitli roket sistemleriyle teçhizatlandırılmış iki topçu tümenin kısa bir süre sonra konuşlandırılacağına dair haberler de var

Diplomatik mübadelelerin sürüp gitmesine ve ticaretin artmasına rağmen, iki ülke arasındaki şüphe atmosferi ve rekabet yok olmadı Örneğin, Çin, Arunachal Pradesh projelerinin dâhil edilmesinden dolayı Asya Kalkınma Bankası’nın Hindistana vereceği 29 milyar dolarlık krediye itiraz etti (Çin, Arunachal Pradesh’da hak iddia ediyor) Asya Kalkınma Bankası kuruluş sözleşmesi, üye ülkelerin siyasi meselelerine bulaşmayacağını, vereceği kararlarda sadece ekonomik mülahazaların etkili olacağını belirtir Banka, Pekin’in itirazlarına rağmen planı onayladı ve böylece üyeleri arasındaki toprak ihtilaflarına taraf olmadığını açıkça belli etti

Takdire şâyandır, her iki ülke, potansiyel bazı olayların kontrol dışına çıkmasını önlemek için diplomatik ve askeri mübadele sistemi kurdular Etkileşim ve iletişim kanalları açık; her iki ülkenin başbakanlarını birbirlerine bağlayan kırmızı hattın kurulacağı da açıklandı

Hindistan’ın yeni Dışişleri Bakanı Nirupama Rao’nun atanması, bu ilişkilere verilen önemin göstergesi olarak kabul ediliyor Nirupama Rao, Hindistan-Çin ilişkilerinde bahsedeğer bir tecrübe sahibi

Ticaretin serpilmesi, her iki ülke dünya çapında enerji bloklarını kazanmak için saldırgan bir rekabet içindeyken bile önemli bir tampon işlevi görüyor Hindistan-Çin ikili ticaretinin 2010 yılına kadar 60 milyar doları bulması bekleniyor Resmi istatistiklere göre, Hindistan-Çin ticaret hacmi, son sekiz yılda yüzde 43 artarak 2008 yılında 52 milyar doları buldu

Bu iki ulus son yıllarda ortak askeri tatbikatlar düzenledi; bir sonraki tatbikat bu yılın sonlarında yapılacak İki hükümetin özel temsilcileri 7-8 Ağustos tarihlerinde, ilişkileri yıllardır etkileyen sınır konularını müzakere etmek üzere toplanacaklar Yeni Delhi ve Pekin, 2010′da diplomatik ilişkilerin kurulmasının 60′ncı yıldönümünü kutlayacaklar Hindistan Devlet Başkanı Pratibha Patil’in Çin’i ziyaret etmesi, Çin Devlet Başkanı yardımcısı Xi Jinping’in Hindistana iade-i ziyarette bulunması planlanıyor

İki ulus hükümetleri, yükselen küresel finans meselelerinde ortak stratejiler belirlenmesi üzerinde de anlaştılar Bu amaçla, Ortak Ekonomik Grubun toplantı yapması teklif edildi Bu yaklaşım, Hindistan Başbakanı Manmohan Singh ve Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun Şangay İşbirliği Örgütü’nde buluşmasıyla pekiştirildi

Ancak yine de her iki ülkenin savaş tarihine ve Amerika’nın Çin’e karşıt bir ağırlık olarak Hindistan’a oynamasına bakınca, ne Yeni Delhi ne de Pekin askeri cephede taviz vermeye gönüllü

Dünya Bülteni için çeviren: MAlpaslan Balcı

__________________
Bilmeyenler ne bilsin bizi , bilenlere selam olsun!

Yazı kategorisi: Asya Dosyası | » yorum bırak;

Öcalan çözümün sessiz aktörü-Henry Barkey-Türk mü? Kürt mü? Olmak Sorunu

Yazan: wwwbeyazrenklerorg Ağustos 14, 2009

——————————————————————————– Kürt sorununda çözümün anahatları belli: Vatandaşlık tanımını daha kapsayıcı kılmak, kültürel reform ve bir miktar ademi merkeziyetçilik Öcalan silah bırakılması gerektiğini söylerse, PKK’yı silahsızlandırmak ve anlamlı bir af çıkarmak kolaylaşır Ankara onun söylediklerini görmezden gelecek ama kullanacak Fakat tüm bu adımlar Anayasa Mahkemesi’nden dönebilir Türkiye uzmanı Henry Barkey’nin Kürt açılımı üzerine söyleşisi: Türkiye hükümeti, ülkenin güneydoğusundaki ayrılıkçı çatışmayı sona erdirmeyi amaçlayan açılımının ayrıntılarını henüz açıklamadı Fakat planın muhtemelen neyi içereceği veya başarılı olması için neyi içermesi gerektiğine dair bolca spekülasyon yapılıyor Böyle bir planın bazı esaslı noktaları ne olabilir? İlk önce anayasada, vatandaşlık tanımını daha kapsayıcı hale getirecek biçimde bazı revizyonlar yapılması; mevcut anayasa sadece Türkleri işaret ediyor Sorun (ve çok zor olmasının sebebi) bunun tam da Türk devletinin kurucusu (Mustafa Kemal Atatürk) tarafından belirlenmiş tanımına aykırı düşmesi Kurucunun söylediği her şeyin kutsal ve değiştirilemez olduğunu, buna dokunamayacağınızı düşünen epey geniş bir kesim söz konusu İkincisi kültürel reformlarla ilgili olmak zorunda Yani Kürtçe’nin günlük hayatta çok daha kabul edilebilir kılınması, televizyon, radyo ve gazete sahibi bireylere devletin müdahalesi, hükmü veya sansürü olmaksızın (Kürtçe) yayın izninin verilmesi ve Kürtçe’nin öğretilmesi Ayrıca Kürtçe’nin bazı devlet faaliyetlerinde kullanılması Sözgelimi siyasetçilerin Kürtlerin yaşadığı bölgelerde Kürtçe siyasi konuşma yapabilmesi Şu an bu yasadışı ve derhal hapisle cezalandırılıyor Üçüncüsü, iktidarın bir kısmı yerel yönetimlere devredilmeli Şu an Türkiye dünyadaki en merkeziyetçi devletlerden biri Bütün kararlar Ankara’da alınmak zorunda En küçük köydeki bir öğretmenin bile Ankara tarafından, merkezden atanması gerekiyor Diğer sorun elbette asayişi sağlamakla görevli olanların da merkezden atanma zorunluluğu, ki (taşraya) ve bilhassa Kürt bölgelerine gidenler her zaman en iyileri olmuyor, çünkü buralar zahmetli görev bölgeleri sayılıyor Tabii bir de dördüncü var Hükümetin herkesi içine katıp buna rağmen açılıma siyasi destek kazanmakta en çok zorlanacağı nokta da bu: Silah bırakması için PKK’ya yönelik bir tür af veya başka bir açılım ortaya konması Gelen haberlere bakılırsa hükümetle ordu arasında böyle bir önerinin biçimine dair bir çalışma söz konusu ve bunun nasıl bir şey olacağını kestiremiyoruz Peki birçok kişi bir affı niye zorunlu görüyor? İnsanların köylerine ve evlerine dönmesine, yanı sıra hapisteki çok sayıda insanın bırakılmasına imkân vermek için adam gibi bir af çıkarmanız lazım Çok sayıda siyasi mahkum var, esasen siyasi faaliyetlerinden dolayı yasadışı örgüt üyeliğiyle suçlanıp 17 yıldır, 19 yıldır içeride olan insanlar var AKP liderliğindeki hükümet, açılımı meclise getirmeden önce başlıca muhalefet partileriyle görüşmeyi istiyor Fakat CHP planın ayrıntıları kamuoyuna açıklanana dek bekleyeceğini söylüyor Milliyetçi MHP’yse ‘Kürt açılımı’ konusundaki (olumsuz) fikirlerinin zaten bilindiğini belirtiyor Bu da karışık bir başlangıca neden oluyor Fakat hükümet meclis çoğunluğunu elde ederse bunlara gerek var mı? Ya da onun ötesinde de engeller çıkar mı? Büyük tehlike, bu değişikliklerin birçoğunun Anayasa Mahkemesi’nden dönebilecek olması Anayasa Mahkemesi gerçekten bağımsız bir kurum değil AKP’nin yaptıkları aleyhinde davranmaya eğilimli olan ideolojik bir kurum; gerekenleri meclisten geçirseniz bile Anayasa Mahkemesi’nden geri dönmesi gayet beklenebilir bir durum Birçok gözlemci Anayasa Mahkemesi’nin, kendisini ülkenin laik anayasasının ve Atatürk’ün ülkeyi kurma vizyonunun koruyucusu olarak gören ordunun hassasiyetlerini hesaba kattığı kanısında Bu gelişmeler dahilinde ordunun konumunu nasıl nitelendiriyorsunuz? Ordunun nihayet PKK’yla veya Kürtlerle 25 yıldır süren bu savaşı kazanamayacağını idrak eder noktaya geldiğini söylemeliyim Türkiye tarihi boyunca çok sayıda isyan patlak verdi, fakat bu en uzun olanı ve hâlâ sürüyor 25 yıl önce dağda kaç kişi varsa, bugün de neredeyse o kadar var O yüzden en nihayetinde, bu savaşın sona ermeyeceği ve bitmesinin tek yolunun bir tür siyasi çözüm olduğu sonucuna vardılar Fakat ordu için siyasi çözüm, Türk devletinin temel ilkelerinden ve öğretilerinden en azını vermek anlamına geliyor Yani hükümeti son derece zorlu bir kavga bekliyor ve dürüst olmak gerekirse, (hükümet) belli reformlar konusunda kararlı olsa da, bunun ne kadar derin ve kalıcı olduğu konusunda biraz kuşkuluyum Eğer bu da yapay bir reform girişimiyse, hiçbir yere varmayacaktır Bu açılım, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki üslerinden saldıran PKK’yla savaşa devam ettiği bir dönemde gündeme geliyor Ankara Iraklı Kürt yetkilileri PKK’nın üzerine gitmeye ikna etmek için büyük gayret sarf etti, zira bunun PKK’yı ayağa kalkamayacak biçimde zayıflatabile-ceği umuluyor ABD’nin de desteğini alan bölgesel yaklaşım iyi gidiyor gibi Ankara’yla Kürt Bölgesel Yöne-timi arasında doğmakta olan ittifak ne kadar güçlü ve arkasında ne var? Türkler sonunda Iraklı Kürtlerin bir tehdit olmadığını kavramaya başladı Aslında tam tersine, Iraklı Kürtler birçok açıdan Türklerin Irak’taki en iyi dostu ve Türkiye’nin kendi içindeki Kürt sorununun üstesinden gelmesi noktasında potansiyel bir müttefik Çünkü Iraklı Kürtler Ankara’yla güçlü ilişkiye büyük önem atfediyor ve zaten uzun zamandır da bunun sinyallerini veriyor Iraklı Kürtlerin gözünde Türkler, bütün komşuları arasında en ileri, en güvenilir olanı ve Batı’nın da bir parçası Türkiye NATO üyesi, AB adayı Bu bilhassa Türkler için beklenmedik bir gelişme, zira Irak savaşı başladığı ve Irak’ın federal bir devlet haline geldiği anda Türkler, “Bu bizim Kürtlere de örnek olacak ve onlar da Türkiye’de bir federasyon veya özerklik peşine düşecek” demişti Ve Türkler bu meselede bir noktaya dek adeta çılgına döndü ve Irak Kürdistanı’na karşı çok sert tavır sergiledi Fakat zamanla gerçekte olan bitenin bu olmadığını ve Irak Kürdistanı’nın kendilerine yardım edebileceğini anladılar Ve Türkiye hükümeti, övgüye değer olduğunu söylemem gereken bir tutumla, bir yıl önce politikalarını neredeyse 180 derece değiştirdi ve sertlik yanlısı, Irak Kürdistanı karşıtı yaklaşım bugün işbirliği yapma noktasına geldi Hakkında konuşmadığımız tek aktör PKK’nın hapisteki lideri Abdullah Öcalan Kürt meselesinin çözümü için, PKK’nın silahlı eylemlerini başlattığı 15 Ağustos’ta kendi ‘yol haritasını’ açıklayacağını söyledi Erdoğan’ın açılımını destekliyor mu, karşı mı çıkıyor, belli değil henüz Öcalan’ın görüşleri şu noktada ne kadar önemli? Öcalan’ın görüşleri meseleyle hem alakalı hem de alakasız Hükümet söz konusu olduğunda alakasız Hükümet Öcalan’la temas içinde görünemez, çünkü herhangi bir reform girişimini bu tek başına batırır Türkler arasında Öcalan’a yönelik çok yoğun bir nefret var Elbette Kürtler için tam tersine, hâlâ bir kahraman Demem o ki, birçok Kürt için, hatta PKK’yı, onun taktiklerini veya ideolojisini sevmeyen Kürtler için PKK onları bugünlere getiren kurum Kürtlere göre PKK olmasaydı, Türkler bugün bir reform paketiyle tasarlıyor olmazdı Öcalan silahlı mücadelenin bırakılması gerektiğini söylerse, PKK’yı silahsızlandırmak ve anlamlı bir af yasası çıkarmak çok daha kolay olacaktır Yani Ankara onun söylediklerini görmezden gelecek, ama aynı zamanda kullanacak PKK bugün savaşmaya devam ederken, yaygın olarak onunla bağlantılı addedilen siyasetçiler güneydoğudaki seçimlerden çok iyi sonuçla çıktı ve şimdi çatışmaya yönelik nihai bir siyasi çözümün parçası konumunda görünüyorlar Türkiyeli Kürtlerin Erdoğan’ın ortaya koyduğu açılım (siyasi bir çözüm) karşısındaki ruh halleri nedir? Türkiye’deki Kürt siyasetinin çok daha güçlü ve çok daha dirençli hale geldiğine çoktandır tanık oluyoruz Güneydoğudaki belediyeleri kontrollerinde tutuyorlar (Türkiye’deki yerel yönetim yasaları nedeniyle belediye başkanlarının gücü çok az olsa da), fakat kaderlerini bir nebze de olsa tayin edebilmek siyasetin belli kazanımlar sağlayacağını ve artık silahlı mücadeleye ihtiyaçları olmadığını idrak etmelerine de yol açtı Silahlı mücadeleyle ulaşmaları gereken noktaya halihazırda ulaşmış durumdalar (Soğuk Savaş’ta Doğu Bloku’na yayın yapmak için kuru-lan uluslararası yayın kuruluşu, Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nda misafir öğretim üyesi, Lehigh Üniversi-tesi’nde profesör, 12 Ağustos 2009) __________________ Bilmeyenler ne bilsin bizi , bilenlere selam olsun!http://www.beyazrenkler.org/forum/showthread.php?p=97114#post97114

Yazı kategorisi: Uncategorized | » yorum bırak;

Abdullah Gül’e Açık Mektup!-Uluslararası Barış ve İnsan Hakları Derneği Başkanı-Said Emin İbragimov-www.beyazrenkler.org

Yazan: wwwbeyazrenklerorg Ağustos 8, 2009

Abdullah Gül’e Açık Mektup!-Uluslararası Barış ve İnsan Hakları Derneği Başkanı-www.beyazrenkler.org


http://www.beyazrenkler.org/forum/showthread.php?t=20573

Uluslararası Barış ve İnsan Hakları Derneği Başkanı Said Emin İbragimov’un, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’e hitaben yazdığı açık mektubu sunuyor ve okuyucularımıza bu mektubu çoğaltarak tüm insan hakları oluşumlarına, siyasi figürlere, medya organlarına ve sanatçılara iletmeleri çağrısında bulunuyoruz



Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’e Açık Mektup
(Bakanlıklara, İnsan hakları oluşumlarına ve medyaya birer kopyasını veriniz)

Size, yüksek bir düzeydeki herhangi bir ulusal organizasyonda söz hakkı bulunmayan ve gerek özgürlük ve insan hakları gerekse bu haklarını savunma özgürlüğü ellerinden alınmış olan Çeçen halkı adına yazıyorum BM’de ve Avrupa Konseyi’nde Rusya; Çeçen halkına karşı işlemiş olduğu savaş suçu ve insanlığa karşı işlemiş olduğu hak ihlali, soykırım ve diğer suçları başarılı bir şekilde savunma fırsatı elde etmiştir

Bu süreç içerisinde kendilerini maruz bırakıldıkları politika ayrımcılık ile uzlaştıramamış ve gerçeği yüksek düzey kuruluşlara ve uluslararası politikacılara ulaşmakta mücadeleler vermekte olan –ki görünen o ki bu çabaları da başarısızlıkla sonuçlanmaktadır- Çeçen halkı ise ‘uluslararası terörist” listesinde ilk sıralarda dikkatleri çekmekte veya Çeçen halkına savaş açmış olan cellatların tek bir emriyle yok yere öldürülmektelerdir Gerçeğin peşinde olan pek çok insanı öldüren veya susturmayı başaran bu hainler ne yaparlarsa yapsınlar Gerçeğin kendisini öldürmeyi henüz başaramadılar

Bununla birlikte, uluslararası alanda hizmet veren politikacılar Çeçen halkına karşı işlenen suçların cezasız kalıyor oluşunun, yüzyıllardır oluşturmaya çalışılan uluslararası hukuk sistemini görmezden geldiği gerçeğine gözlerini kapatmayı deniyorlar Bu konuda verilebilecek en yeni örnek, Kafkaslarda Rusya tarafından kışkırtılarak oluşturulan karmaşadır Ancak, denenmiş ve test edilmiş Çeçen senaryoları ile birlikte birçok insanı olası ölüm ve cefadan kurtaran, bu karmaşıklığın kısa bir süreliğine de olsa son bulmasını sağlayan Fransa Başkanı Nicolas Sarkozy’nin kararlı çabalarına teşekkür etmek gerekir Ne yazık ki, 1994 ve 1999 yıllarında Rusya’nın Çeçen halkına iki defa yaptığı saldırılarda öyle görünüyor ki hiçbir devlet başkanı veya uluslararası kuruluş lideri Çeçen insanların katledilmesine bir son veremedi Kendilerini Rusya’nın enerji kaynaklarına ve politika çıkarlarına bağımlı gördüklerinden Çeçenya’da yaşanmakta olan insan hakları ihlaline görünürde ‘ilgi’ gösteriyor olsalar da, bu savaşları sonlandırmaya yönelik yapıcı bir adım atmadılar

Aşağıda daha ayrıntılı bir şekilde dile getirilecek olan uluslararası yükümlülüklerden geri adım atmış olan pek çok devlet başkanı ve uluslararası kuruluş lideri Çeçen halkına karşı işleyeceği soykırım için Rusya’nın önünü açmışlar, şahsi masuniyet politikasını izlemişlerdir Diğer yandan yaptıkları işten para alan ve hukuk, insan hakları eşitliği, insancıllık ve insanlık gibi değerlerden son derece uzak olan Rus politika ve askeri yetkilileri tüm bu suçlardan herhangi bir ceza almayacaklarını bilerek gönül rahatlığı ile yaşıyor ve uluslararası hukuk maddelerine göz atma talebinde bile bulunmuyorlardı

Kendilerini demokrat ‘kılığına bürümüş’ ve sınırsız bir gücü ellerinde bulundurmakta –Rusya’daki gücü kontrol etmekte- olan komünist şahıslar ise ister Rus isterse başka bir milletten olsun sıradan insanların kaderine ilişkin herhangi bir ilgi göstermemişlerdir

Bu durum, Ocak 1995 başlarında Grozny’de çıkan çatışma sırasında Rus tankları kendi askerlerinin ölü bedenleri üzerinden rahatlıkla geçip gidebilmiş olmalarını veya diğer uluslardan gelen temsilcilerin de içlerinde yer aldığı ve birinci savaştan önce 200,000’den fazla Rus’un yaşamakta olduğu ve tahliye edilmesine bile gerek duyulmayan Grozny’nin Rus uçakları tarafından rasgele bombalanmış olmasını tam olarak açıklamaktadır Rusya’nın kendi halkı da Çeçenlerle birlikte mermi, bomba ve güllelerle karşı karşıya kalmış ve ölüme terk edilmişlerdir

Rus film yapımcısı ve politikacı Stanislav Govorukhin’in değerlendirmelerine göre, Grozny’nin öylesine bombalanması sırasında 35,000 etnik Rus öldürülmüştür Tüm bu yaşananlar Çeçen halkını ölüme terk ederken Rusya’nın politika ve askeri yetkililerinin aslında ‘terörizme karşı bir mücadele verdiğini’ savunanlar tarafından aşikar bir surette unutulmaktadır

Terörizmi de içinde barındıran tüm kötülükler adaletsizlikte kök bulmuştur Kötülüklerin temelini oluşturan bu adaletsizlik karşısında sizleri yasal yöntemlerle mücadeleye davet ediyor ve bu yaklaşımı gerçekleştirdiğimiz takdirde 1940’lı yıllarda yaşanan sessizlikle birlikte akıtmış olduğumuz kanlı gözyaşlarını yinelemeyeceğimize yürekten inanıyorum

Çeçen mücadelesi uluslararası hukukun gerektiğinde çifte standartlara göre hareket ettiğinin ve adaletin değil ama aslında güçlü olanın yanında olduğunun bir kanıtıdır ‘Rusya’nın iç meselelerine’ karışmayı da reddeden tüm hükümetler Çeçen halkını faşist rejime karşı savunmaktan kaçınarak uluslararası hukukun kurulu sistemini yerle bir etmeye doğru bir adım atmış, gücün daha da büyümesine göz yummuşlardır Uluslararası alanda hizmet veren politikacılar Çeçen halkının yaşamakta olduğu ölüm ve ıstıraplara ve dünyada gelişmekte olan tehlikeye karşı pişmanlık dolu gözlerle bakıyor olsalar da, hiç şüphe yok ki tarih bu türden bir ayrımcılığı hiçbir zaman affetmeyecektir

1992 yılında, Rusya’nın silahlı kuvvetleri yine Rusya liderlerince verilen emirle (hiçbir yasal dayanak olmaksızın) Çeçenya’dan geri çekildiği zaman, arkalarında bölgede yaşayanlar tarafından gasp edilmek üzere çok sayıda silah bırakmışlardır Ben kendi adıma bunun sinsice izlenmiş bir plan olduğunu görerek halkıma durumun savaşı kızıştırmaktan başka bir amaç gütmediğine yönelik bir açıklamada bulundum O günün hemen ardından, -başarılı olamasam da- BM, Avrupa Birliği, Avrupa Konseri ve uluslararası alandaki politikacılar ile Çeçen problemini görüşme, buna bağlı olarak barışı destekleyici fikirlerini alma ve BM Kanunu ile diğer uluslararası belgelerde yer alan hukuk kuralları ve insan haklarına ilişkin maddeleri değerlendirme talebinde bulunarak kendimi ve düşüncelerimi buna yönelttim Yine benzer talepler ile, kuruluşlarının yerle bir edildiği Grozny’den yola çıkarak Gürcistan, Azerbaycan, Türkiye, Danimarka, Belçika, Lüksemburg, Almanya ve Fransa olmak üzere toplam 4,500 km kat edildiği sayısız yürüyüşler düzenlendi Ben şahsım adıma 4 tanesi Strasbourg’da olmak üzere, toplam 238 günlük 7 açlık mücadelesi verdim

Uluslararası kuruluşlar ve BM üyeleri ile Çeçen sorununa barışçıl yaklaşımlar sunmaları ve aracı rolü üstlenmeleri için sayısız görüşmeler yaptım ve toplantılara katıldım Ancak tüm bu rica, istek ve talepler güçlü suçluların çıkarları dahilinde görmezden gelindi veya susturuldu Bu durumda tepkisiz kalmayan Rus istihbarat birimi iki ciddi atılımla ve silah kullanarak pek çok kez hayatıma kastetmiştir

Yıllardır, Rusya’nın Çeçen halkına karşı düzenlediği insanlık dışı ve saldırı niteliğindeki savaşının başlangıcından bu yana, dünya genelindeki pek çok dürüst insanın desteklerine rağmen, hala üst düzey uluslararası kuruluşları ve politikacıları Çeçen sorunsalını uluslararası hukuk çerçevesinde, objektif ve adil bir yaklaşımla gözlemlemeleri için ikna etmeye çabalıyoruz

Gözlemleme talebini reddediyor oluşları faillere işlemekte oldukları bu suçları kurbanlarına yöneltme fırsatı sunuyor Rusya uluslararası teamülleri görmezden geliyor ve yasaklanmış olan silahları konuşlandırıyorken, huzur dolu kent ve kasabaları yerle bir ediyor ve masum sivilleri öldürüyorken gücü elinde barındıranlar ve hükümet başkanlığı yapanlar Çeçen sorunlarına objektif olarak yaklaşma cesaretini kendilerinde bulamıyorlar Hiçbiri Çeçenya’daki sivillere karşı işlenen bu insanlık suçu karşısında dur demeye henüz yeltenmedi Hiç kimse, Rusya’nın elinde bulundurduğu suç işleme gücüne karşı direniş gösterip de aşağıdaki soruların cevabını alma cesaretini göstermedi:

– hangi yasal dayanak (Rusya’nın kendi dayanağı ve uluslararası hukukun görmezden geldiği normlar) doğrultusunda Çeçen halkına karşı iki kanlı savaş işlendi?

– Bütün bu savaşların ortaya çıkmasında, yaşanan kanlı çatışmalarda ve neden olunan maddi – manevi kayıplarda sorumluluğu kim üstlenecek ve asıl suçlu kim?

– savaş kim için, ne için gerekli görüldü?

– Rus politika ve askeri yetkilileri Çeçen problemini çözmede neden en kanlı, insan olmaktan en uzak yolu tercih etti?

Bu ve bu gibi sorulara verilen tek bir cevap dahi (’Rusya’nın iç meselelerine pek uymasa da), yaşanan pek çok duruma netlik kazandıracak ve doğruyu aydınlığa çıkaracaktır

Sayın Cumhurbaşkanı, yıllardan beri Çeçen probleminin objektif bir açıdan incelenmesini olanaksız kılan bu durumlar karşısında, dikkatlerinizi pek çok politikacının önceden tahakküm edilen bir sessizlikle karşıladıkları gerçeğe yöneltmek isterim Dahası, Rusya’nın Çeçenya’da yürüttüğü savaşların temelinin aslında uluslararası hukuka ve Rus Anayasası’na göre yasadışı olan Rusya Başkanlığının Kararnameleri ve Rus Federasyonunun Hükümleri olduğu gerçeğine dikkat etmenizi talep etmekteyim Tüm bu kararnameler Çeçen halkının yaşamakta olduğu büyük trajedinin baş nedenidir

Şöyle ki;

– Daha önceki Rus Başkanı Boris Yeltsin tarafından 30 Kasım 1994 tarihinde düzenlenen, ancak gizli tutulan ve hiçbir zaman kamuya açılmayan 2137 no’lu Kararname, Çeçenya’ya karşı her türlü aracın kullanılmasına fırsat vermektedir Yalnızca 11 gün yürürlükte kalan 2137 no’lu bu Yasadışı Kararname geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açarak savaşı tetikledi Sonrasında ise yazılı olmayan, acımasız kanunlarına yönelik hareket etmeyi sürdürdü;

– 9 Aralık 1994 tarihli, 2166 no’lu Kararname;
– 11 Aralık 1994 tarihli, 2169 no’lu Kararname;
– 9 Aralık 1994 tarihli, 1360 no’lu Rus Hükümet Kararnamesi

Bugüne kadar, bu kararnamelerin hiçbiri feshedilmedi ve hiçbir yasal dayanakları bulunmuyor olsa dahi pratikte işlemeyi sürdürerek yaşananların manipüle edilmesini sağladı 1999 sonbahar aylarında Rus şehirlerinde yaşanan patlamalar –Ryzan şehrinde ortaya çıktığı gibi belli bir amaç doğrultusunda Rus istihbarat birimleri tarafınca organize edildi- ve Dağıstanlı isyancılara yardım etmeye kışkırtılan silahlı Çeçen gruplarının istilasıyla birlikte, adı geçen bu kararnameler 1999 yılında Çeçen halkına karşı işlenen yeni bir insanlık suçunu “haklı çıkarmak” için Yeltsin ve varisi Vladimir Putin tarafından kullanıldı

Nihayetinde kim gerçekleştirmiş olursa olsun, Kremlin tarafından Çeçen halkına karşı yürütülen tüm terörist hareketler ve devlet terörü Vladimir Putin başkanlığında Rus politika ve askeri yetkililerinin emirleri ile gerçekleştirildi Tüm bu hatalı yaklaşımların dayalı olduğu kanunsuzluk, sözü edilen gizli ve yasadışı Kanunnameler ve Hükümler ile gerçekleştirilmiş olup, adı geçen hükümler Rusya’nın kendi politika ve askeri yetkililerinin ihtiyacı doğrultusunda kullanılmaktadır

Bölüm I: Başkanlık Kararnameleri ve Rus Federasyonu Hükümlerinin yasadışı oluşlarını destekleyen gerçekler

Madde 1 – Rus Federasyonu Anayasasının ihlali

1 – ‘Kamuoyuna açıklanmadıkları takdirde insan hak ve özgürlüğü, birey ve yurttaşların görevlerinin kullanılmaması durumunda izlenecek normatif yasal hareketler’ bildirisinde bulunan 15 maddenin 3 fıkrasının ihlali Bu ihlal, sözü edilen kararnamelerin yasa dışılığını onaylar niteliktedir

2 – Bu Kararname ve Hükümler hazırlandığı zaman, acil durum tanımlaması yapılmamıştı, zira tüm bunların 17 Mayıs 1991 tarihli ‘Acil Durum’ başlıklı RSFSR Kanunu ile uyum içerisinde yürütülmesi gerekmekteydi Daha sonra bu hükümler, sözde acil durumlar altında Çeçenya’da kukla niteliği gören yetkililerin ‘seçilmesi’ için kullanılmışlardır Bu durum, Rusya’nın tüm faaliyetlerinin bir amaca dayandırıldığı gerçeğini gözler önüne sermektedir

3 – Başkanlık Kararnameleri ve Rus Hükümeti’nin hazırlamış olduğu Hükümler özel kurumsal normlara dayandırılmadı Rusya, Çeçenya’nın kendi topraklarının bir parçası olduğunu öne sürmekte ve kendi silahlı kuvvetlerini de içte gerçekleşecek karışıklık için kullanacağını dile getirmektedir Ancak bu durum, Rus Hükümeti Başkanlığının düzenlemiş olduğu 2 Kasım 1993 tarihli, ‘Askeri Doktrinlerin Temel Hükümleri’ adlı 1833 no’lu Kararname ve ‘Savunma’ kanununun 5 ve 6 maddeleri ile çelişki içerisindedir Ne Başkanlık ne de Hükümetin kendisi silahlı kuvvetleri içte meydana gelebilecek karışıklarda kullanmak için gerekli önceliğe sahip değildir Bu durum ise, Kararname ve Hükümlerin ihlal edilişini Rus Federasyonu’nun oluşturduğu düzenin temeli haline getirmekte olup, devamında gerçekleştirilecek olan suçların uygulanması amacıyla önceden belirlenen bir politika ile uygulanıyor olduklarını göstermektedir

4 – Bütün bu Kararname ve Hükümlerin ihlal edilmesi ve hak ve özgürlüklerin yasadışı bir şekilde sınırlandırılması Rus Federasyonu’nun ortaya koyduğu Anayasada bulunan 20, 21, 23 (1 fıkra), 24, 28, 34 (1 fıkra), 40 (1 fıkra), 46 ve 54 no’lu maddelerin getirdiği yasal sınırlamaya tabii tutulmamakta ve yine Rus Anayasası ile çelişerek Çeçenya bölgesindeki sosyal düzenin dağılmasına sebebiyet vermektedir

5 – ‘Başkan; Rusya Federasyonu’nun hazırlamış olduğu Anayasa’nın, insan – sivil hak ve özgürlüklerinin kefili sayılacaktır’ diyen Anayasa’nın 80 maddesinin 2 fıkrasının ihlali

6 – Başkan’ın göreve seçilme tarihinden itibaren halkına verdiği sözü içeren ve ‘Rusya Federasyonu Başkanlığı konumuna gelerek elde etmiş olduğum tüm hak ve yetkilerimi halımın ve yurttaşımın hak ve özgürlüklerini koruyacağıma, Rusya Federasyonu’nun oluşturmuş olduğu Anayasa’yı koruyup sakınacağıma ant içerim’ diyen Anayasa’nın 82 maddesinin 1 bendinin ihlali

Madde 2 – Uluslararası hukukun temel hedef, ilke ve normlarının ihlali

1 – İhlal edilen hükümler: BM’nin öne sürdüğü ‘Hedef ve İlkeler’ bölüm I madde 1 bent 1, 2, 3 ve 4; ‘Uyuşmazlık karşısında Barışçıl Politika’ bölüm VI madde 33; ‘Kendini Savunamaz Durumdaki Bölgelere Dair Deklarasyon’ bölüm XI madde 73 SSCB’nin –ki kanuni varisi Rusya’dır- 26 Ağustos 1966 tarihinde imzalamış olduğu BM Tüzüğü olduğundan, Rusya bunları uygulamak zorundadır

2 – Avrupa Konseyi’nin ‘Avrupa Konseyi’nin her üyesi kendi insan hakları ve temel özgürlükleri yargılama yetkisi doğrultusunda belirtilen hüküm ve kanunlara uymayı Kabul edecek ve Bölüm I’de belirtildiği şekliyle Konseyin hedefi doğrultusunda dürüstçe ve etkili bir biçimde işbirliği halinde olacaktır,’ diye belirtilen Bölüm II, Madde 3’ün ihlali

3 –10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 1, 2, 3, 5, 7, 8, 9, 10, 11, 12 no’lu maddelerin, 16 no’lu maddenin 3 bendinin; 17 no’lu maddenin 1 ve 2 bentlerinin; 21 no’lu maddenin 1 ve 3 bentlerinin ve 28 no’lu maddenin ihlali

4 – 12 Ağustos 1949 tarihli Savaş Sırasında Sivillerin Korunması ile ilgili olarak düzenlenen Dördüncü Cenevre Konvansiyonunun 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 24, 25, 26, 27, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 47, 51, 53, 70, 71, 76, 144, 145, 147 no’lu maddelerinin ihlali; aynı zamanda Birinci Ek Protokol’de yer alan 3, 4, 5 ve 6 no’lu maddeler ile 1 no’lu kısım ve paragraflar; 11 no’lu madde, kısım 2, fıkra 2; kısım 3’te yer alan 32, 33, 34 no’lu maddeler; kısım 2; 37 ve 41 no’lu maddeleri kısım 1, fıkra 3; 44 ve 45 no’lu maddeler, kısım 2, fıkra 3; kısım 1, fıkra 4; kısım 2’de yer alan 50 ve 51 no’lu maddeler, fıkra 4; kısım 3’te yer alan 52, 53, 54, 55, 56 no’lu maddeler, fıkra 4; 68, 69, 70 no’lu maddeler, kısım 2, fıkra 4; 74 ve 75 no’lu maddeleri, kısım 3, fıkra 4; 76, 77, 78 ve 79 no’lu maddeler, kısım 2 ve 3, fıkra 4; ve İkinci Ek Protokol’ün 1, 2 ve 4 no’lu fıkralarının ihlali

5 – 4 Ocak 1957 tarihinde Rusya’da yürürlüğe sokulan, 14 Mayıs 1954 tarihli Silahlı Çatışma Durumunda Kültürel Hazinenin Korunması için düzenlenen Lahey Konvansiyonu’nun ihlali

6 – 20 Kasım 1959 tarihinde düzenlenen Çocuk Hakları Deklarasyonu’nda bildirilen ilkelerin ihlali

7 –Sömürge Ülkelerine ve Ülke Vatandaşlarına Bağımsızlık Kazandırma üzerine hazırlanan 14 Aralık 1960 tarihli Deklarasyonun 1, 2, 3, 4, 5, 6 no’lu maddelerinin ihlali

8 – 14 Aralık 1962 tarihli BM Genel Kurulu’nun 1803 (XVII) no’lu Kararnamesi’nin ‘Doğal Kaynaklar üzerinde Sürekli Bağımsızlık’ hükmünün ihlali

9 – 16 Aralık 1966 tarihinde düzenlenen ve 18 Eylül 1973 tarihinde Rusya’da yürürlüğe giren Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin kısım 1, 1 no’lu maddenin ve 2, 4 ve 5 no’lu maddelerin 1, 2 ve 3 no’lu fıkralarının ihlali

10 – 16 Aralık 1966 tarihli Uluslararası Sivil ve Politika Haklar Sözleşmesi’nin kısım 1, 1 no’lu maddesi, kısım 2, 2 no’lu maddesi ve kısım III, 6, 7, 9, 14, 15, 17, 19, 20, 23, 24, 26 no’lu maddelerin ihlali

11 – 16 Kasım 1972 tarihinde Ulusal Düzeyde Kültürel ve Doğal Mirasların Korunması ile ilgili olarak hazırlanan BM Tavsiye Kararı’nın ihlali

12 – 9 Aralık 1975 tarihinde Tüm İnsanları İşkence’ye ve Diğer Acımasız, İnsancıl Olmayan veya Aşağılayıcı Davranışa ya da Cezaya Maruz Kalmaktan Korumak amacıyla düzenlenen Deklarasyonun 12 maddesinin de ihlali

13 – 10 Aralık 1976 tarihinde Çevresel Modifikasyon Tekniklerinin Askeri veya Kötücül bir Amaçla Kullanılmasından Kaçınılması gerekliliği üzerinde düzenlenen ve Rusya’da 5 Ekim 1978 tarihinde yürürlüğe giren BM Konvansiyonu’nun ihlali

14 – 10 Ekim 1980 tarihinde Yaralayıcı veya Gelişigüzel Etkiye Sahip Belli Konvansiyonel Silahların Kullanım İlkeleri veya Sınırlamaları üzerine düzenlenen Konvansiyonun; Madenlerin, Bubi Tuzaklarının ve Diğer Cihazların Kullanım Sınırlandırmaları ve Yasakları üzerine düzenlenen İkinci Protokol’ün; ve Rusya’da 2 Aralık 1983 tarihinde yürürlüğe girmiş olan Yakıcı Silahların Kullanım Sınırlandırmaları ve Yasakları üzerine düzenlenen Üçüncü Protokol’ün ihlali

15 – 10 Aralık 1984 tarihinde İşkence ve Diğer Acımasız, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Davranış ya da Cezalara yönelik hazırlanan, Rusya’da 26 Temmuz 1987 tarihinde yürürlüğe giren Konvansiyon’un kısım 1, 2 no’lu maddenin 1, 2 ve 3 no’lu fıkralarının; kısım I, 4 no’lu maddenin 1 ve 2 no’lu fıkralarının; kısım I, 5 no’lu maddenin 1, 2 ve 3 no’lu fıkralarının; ve 6, 7, 14, 15 ve 16 no’lu maddelerin ihlali

16 – 4 Aralık 1986 tarihli Gelişim Hakları Deklarasyonunun 10 maddesinin de ihlali –ki 1 no’lu madde şu şekildedir:

‘1 Gelişim hakkı, tüm insan haklarının ve temel özgürlüklerin de kapsayacağı şekilde bireylerin ekonomik, sosyal, kültürel ve politika gelişimlere dahil olabilir, katkıda bulunabilir ve eşlik edebilir olmasına yöneliktir
‘2 İnsanın gelişim hakkı aynı zamanda kişinin kendi haklarına dair bir farkındalık kazanmasını gerektirir Kişiler kendi ulusal zenginlik ve kaynakları üzerinde tam bağımsızlık hakkına sahip olabilecekleri gibi, kişi hakları Uluslararası İnsan Hakları Bildirgesi hükümleri ile belirtilmektedir

17 – 18 Kasım 1987 tarihinde 42/22 no’lu BM Genel Kurul Kararı ile yenilenen Uluslararası İlişkilerde Güç veya Tehdit Unsuru Kullanımından Sakınmasına yönelik İlkenin Etkinliğini içeren Deklarasyonun ihlali

18 – 9 Aralık 1988 tarihli Tutuklama veya Hapis durumunda Kişileri Korumaya yönelik hazırlanan İlkeler dahilinde alınan, 43/173 no’lu BM Genel Kurul Kararınca onaylanan 39 ilkenin ihlali

19 – 29 Haziran 1990 tarihinde yeniden ele alınan, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Komisyonu’nun düzenlemiş olduğu İnsan Hakları Konferansında hazırlanmış olan Belgede yer alan temel maddelerin ihlali

20 – 21 Kasım 1990 tarihinde düzenlenen Yeni bir Avrupa için Paris Oturumu’nda ele alınan bölüm 2 (İnsan Hakları, Demokrasi ve Hukuk Kuralları); bölüm 3 (Ekonomik Özgürlük ve Sorumluluk); bölüm 4 (Güvenlik); bölüm 5 (İnsani Yaşam); bölüm 6 (Çevre)’nın ihlali

21 – 14 Aralık 1990 tarihinde 45/111 no’lu BM Genel Kurul Kararı ile yeniden ele alınan Hapishane Mahkumlarına Yönelik Davranışta Temel İlkelerin ihlali

Madde 3 – İşlenen, Affı Olmaz Suçlar
3-1 Soykırım

Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması’na yönelik düzenlenen Konvansiyon’un 2 no’lu maddesinde şöyle yazar: ‘soykırım, ‘ulusal, etnik, ırksal veya dini grupların tamamının veya bir bölümünün bilinçli bir çaba harcanarak zarar görmesini sağlamak yolunda atılan adımların herhangi biri olup, bu adımlar aşağıda sıralanmaktadır:

Grup üyelerini öldürmek;
‘(b) Grup üyelerine bedensel veya zihinsel olarak ciddi zararlar vermek;
‘(c) Grup üyelerinin tamamına veya bir kısmına fiziksel hasar verecek nitelikte yaşam koşullarını kasti olarak oluşturmak;
‘(d) Grup içerisindeki doğumları önleyici hareketlerde bulunmak;
‘(e) Bir grupta yer alan çocukları zor kullanarak diğer gruba dahil etmek
3 no’lu maddeye göre, aşağıda yer alan davranışlar cezai nitelik taşımaktadır:
Soykırım;
‘(b) Soykırım işleme teorisi;
‘(c) Soykırım suçuna doğrudan veya alenen teşvik etme;
‘(d) Soykırım işleme girişimi;
‘(e) Soykırım suçuna ortak olma

4 no’lu madde, ‘3 no’lu maddede sözü edilen hareketlerde bulunan veya soykırım suçu işleyen kişi ve kişiler ülke yetkilisi, kamu görevlisi veya sıradan bir yurttaş olsalar da cezalandırılmalıdırlar,’ der Diğer yandan, Rusya Federasyonu Ceza Kanunu’nun 357 no’lu maddesi da soykırım suçunun cezasız bırakılmayacağını bildirir

Rusya’nın Çeçenya’ya yönelik düzenlemiş olduğu iki savaş süresince, 42,000’i çocuk toplam 250,000’den fazla sivil öldürülmüş olup, askeri operasyonlar döneminde hastalık veya yaralardan ölenlerin sayısı bu rakama dahil edilmemiştir Yüz binlerce sivil yaralanmış veya hareket edemez hale getirilmiş, mülk ve yaşam alanlarını yitirmiş, mülteci statüsüne girmiş veya yoksul ve zavallı bir yaşama mahkum edilmişlerdir

Sivillerin yaşamakta olduğu kent ve kasabalara yapılan bombalı saldırılar sırasında, Rusya hava kuvvetleri yoğun bir kitlenin acı çekmesine neden olan ve sayısız ölüme yol açan misket bombaları, vakum bombaları, parka tesirli bombalar, yangın bombası ve diğer bomba türlerini kullanmıştır

Çok sayıda suçsuz insan kaçırma, işkence ve kanundışı yargılamalara maruz bırakıldı Gerçeği büyük ölçüde gölgede bırakan verilere göre son zamanlarda toplam 20,000 Çeçen, Rus hapishanelerinde çürümeye bırakılmıştır; birçoğu keyfi gözaltı süreçlerinde cezai takibata tabi tutulmakta veya Çeçen direniş örgüt üyelerine yardım ve destekte bulunmakla ve ‘teröre’ katkıda bulunmaya yönelik hareket etmekle suçlanmaktadır

Çok sayıda kent ve kasaba yerle bir edilmektedir Çeçenya’nın ortalama yüzde 80 civarındaki tarihi anıtları tamamen veya kısmen hasara maruz bırakılmaktadır

Savaşın henüz şekillendiği ilk yıllarda ulusal müze, Chekhov Merkez Kütüphanesi, yüksek eğitim kurumları, okullar, hastaneler, anaokulları ve diğer pek çok sivil kurum ve kuruluş hava saldırısı ile ciddi anlamda hasara maruz bırakılmış veya yerle bir edilmiştir Rusya’nın uluslararası Konvansiyonlarda kullanımı yasaklanan silahları yeniden kullanır hale getirmesinin bir sonucu olarak, Çeçenya’nın ekolojik sistemine etki edecek büyüklükte zararlara yol açılmış, bu durum sonucunda kanser ve benzeri hastalıklar başta olmak üzere çeşitli hastalıklar nüfus üzerinde etkin kılınmıştır Tüberküloz, kötücül tümör, kardiyovasküler hastalıklar Çeçenya Sağlık Bakanlığı tarafınca salgın olma düzeyine erişen hastalıklar olarak tanımlanmakta olup, bu tür hastalıkların etkisi genç insanlar ve çocuklarda da görülmektedir Uzmanlara göre, ülkenin florası ve faunasının görmüş olduğu zarardan kurtularak iyileşmesi 50 yıldan fazla bir süreci kapsayacak niteliktedir

Çeçenya’daki Rus askerlerinin bulundukları eylemler soykırım tanımına tam anlamıyla uymaktadır; bu durumu yalanlayacak bir yasal dayanak ise mevcut değildir Ancak Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Konvansiyonunu onaylayan BM üye devletlerinin iki savaş süresince Rusya’nın Çeçen halkına karşı uygulamış oldukları soykırım gerçeğini değerlendirmeye almak ve onaylamak için yeterli hukuki sebepleri olmasına rağmen, bu değerlendirmenin yapılmasını bir kenara bırakalım Çeçen halkına karşı işlenen soykırım sorusu dahi resmi makamlarca dile getirilmemektedir BM ve BM’ye üye devletler BM Sözleşmesi’nde dile getirilen sorumlulukları tam anlamıyla yetine getirmemektedirler Öte yandan, 1 no’lu maddenin 1 fıkrasında BM’nin öncelikli amacı dile getirilir be denir ki: ‘Uluslararası barış ve güvenliği korumak, ve görevi yerine getirmek: barışı tehdit edici unsurların önlenmesi ve ortadan kaldırılması, ve barış kurallarının ihlali ve çiğnenmesi durumunun ortadan kaldırılması için gerekli önlemleri almak, ve barışı ortadan kaldırmaya yönelik uluslararası uyuşmazlık veya durumların giderilmesi için uluslararası hukuk kuralları ve adalet ilkeleriyle uyum içerisinde olarak barışı sürekli kılmak’ Ne yazık ki, Lahey Uyuşmazlık Anlaşması’nın VI Bölümü ve Barışı Riske Atan, Barışı Engelleyen ve Saldırıya Neden olan Davranışların Cezalandırılması Kanununun VII Bölümü gönül rızasıyla görmezden gelinmektedir

Çeçenya’daki sivil nüfusa karşı sürdürülen her iki savaş boyunca, Rus hava kuvvetleri kent ve kasabaları yoğun bombardıman altında bırakarak bu bölgelere rasgele ateş açtı Bunu yaparken Rus askeri ve politika yetkilileri Savaş Esnasında Sivilleri Koruma ile ilgili olarak 12 Ağustos 1949 tarihinde düzenlenen Lahey Konvansiyonu’nu bilerek ve isteyerek görmezden gelmeyi sürdürdüler BM üye devletlerinin hiçbiri bu sözleşmede yer alan ve ‘sözleşmeyi imzalayan taraflar yürürlükte kalacak olan Konvansiyon’a her türlü riayet edecek ve saygı gösterecektir’ ibaresini içeren 1 no’lu maddeyi tam anlamıyla yerine getirmemektedir

Öte yandan Rusya, 10 Ekim 1980 tarihinde Yaralayıcı veya Gelişigüzel Etkiye Sahip Belli Konvansiyonel Silahların Kullanım İlkeleri veya Sınırlamaları üzerine düzenlenen Konvansiyonu ihlal etmektedir

Böylelikle Çeçenya’da bulunan nüfus süregelen bombardıman, yangın ve yasadışı askeri eylemlere maruz kalarak gerçek kurbanlar olmuşlar –ki bu durum Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına yönelik Konvansiyon’un 2 no’lu maddesi ile ters düşmektedir Rusya Federasyonu’nun düzenlemiş olduğu Anayasa’nın 2 kısmı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 3 no’lu maddesi, İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Korumak için düzenlenen Avrupa Konvansiyonu’nun 1 ve 2 no’lu maddelerince dile getirilen yaşama, özgür olma hakları ve kişisel haklar savunulmamakla kalmıyor, aynı zamanda ihlal de edildiler Tüm bunlar gerçekleşirken ise BM, AB ve Avrupa Konseyi üye devletleri duruma sessizce boyun eğmeyi halen sürdürmektedirler

Madde 4 – Savaş Suçları, İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar

Rusya’nın her iki savaş boyunca Çeçenya’da işlemiş olduğu savaş suçları ve insanlık suçları Rusya yanlısı medya tarafından dünyaya ‘anayasal yenilenme, ‘ayrımcılık ile mücadele’ ve sonrasında ise ‘terörizm’ olarak tanıtıldı Kışkırtmalar sonucu Rusya’da apartmanların ve Dağıstan’daki askeri faaliyetlerde yer alan Çeçen savaşçıların bombalanması Rusya’nın Çeçenya’da ‘uluslararası terörizme’ karşı yürüttüğü ‘anti-terörizm mücadele’ tasvirini daha da güçlendirdi Rusya istihbarat servisleri tarafından Ryzan’daki 12 katlı bir binanın bombalanması eyleminin başarısız bir girişim olması durumu bile, dünya genelindeki politikacıların yaşananları ve var olan savaşın önceden belirlenen politikalar doğrultusunda kızıştırmaya çalışıldığı gerçeğini daha detaylı incelemesini sağlamadı Zira Putin, dünyaya ‘teröristleri evden uzaklaştıracağı’ sözünü çoktan vermişti bile Belli uluslararası yükümlülükleri olan BM üye devletlerindeki politikacıların ilgisizlik ve eylemsizlik Rus askeri ve politika yetkililerine şahsi masuniyete sahip birçok sivili ‘anti-terörizm kampanyası’ adı altında öldürmesine fırsat tanıdı İşlenmekte olan yüzlerce savaş ve insanlık suçlarından yalnızca birkaçını tarafınıza delil olarak sunuyorum:

– 3 Ocak 1995 tarihinde, Rus hava kuvvetleri Shali kentinde merkezde bulunan bir pazarı, otomobil pazarını ve bir hastaneyi bombaladı Misket bombasıyla yapılan saldırılara maruz kalan sivillerden birçoğu hastanede tedavi altına alınırken, pazar alanında 50 ve hastanede 25 kişi öldü; 186 kişi ağır yaralandı ve bunlardan çoğu daha sonra öldü

– 21 Ekim 1999 tarihinde, Grozny’nin merkezinde bulunan Doğumevi’nde, bir Pazarda ve postanede, Kalinin bölgesinde bulunan bir camide can alıcı, ani bir bombalı saldırı gerçekleştirilirken, Olimpik bölgesine roket saldırısı düzenlendi Bu hain saldırının sonucunda (buradaki vahşet tüm dünyayı öfke ve kınama duyguları ile sarsmalıydı), kadın ve yeni doğmuş çocuklar dahil olmak üzere yüzlerce insan öldürüldü ve yaralandı

Ancak birkaç istisna ile birlikte uluslararası alanda Rusya’nın bu barbarca yürütmekte olduğu ‘anti-terörizm’ operasyonuna (bu durumda yeni doğmuş bebekler de ‘terörist’ olarak sayılıyordu) olan ilgisizlik devam etti Rusya’nın politika ve askeri yetkililerinde işlenen suçların bu denli aşikar olmasına rağmen, pek çok hükümet ‘Rusya’nın iç işlerine’ katılmak istemediğinden son derece arkadaş canlısı bildirimlerde bulundular Bu sırada Rusya şahsi masuniyetiyle ve uluslararası yükümlülüklerini tamamıyla görmezden gelerek can almaya devam etti ve tek bir askeri hedefin dahi bulunmadığı, sivillerin yaşamını sürdürdüğü kent ve kasabalara bombardıman gerçekleştirdi

– 29 Ekim 1999 tarihinde, mülteciler için insancıl yolların açılması gerektiği bildiriminde bulunan Rus askeri Çeçenya ve İnguşya sınırındaki Moskova – Bakü yolu üzerinde bir grup mülteciye bombalı saldırıda bulundu Bir kez daha yaşamını kurtarmaya çabalayan çok sayıda sivilin ölümüne göz yumuldu

İki savaş süresince, pek çok uluslararası politikacının sözlü veya sözsüz onayı ile savaş ve insanlık suçları işlenmeye devam etti Bu suçlar büyük oranda Çeçenya’nın neredeyse bütün kent ve kasabalarında –ki birçok bölgeye sayısız saldırılarda bulunuldu- politika ve askeri liderlerin emirleri doğrultusunda Rus askerleri tarafından yürütülen ve zachistki olarak bilinen etnik ‘temizleme’ olarak adlandırıldı

Bu etnik temizlik sırasında insanlar darbelere, küçük düşürücü hakaretlere, hırsızlığa, gaspa ve keyfi tutuklama sürecine maruz bırakılırken, bu insanların birçoğu ortadan kayboldu veya ölü bedenleri insanlık dışı bir işkencenin sonucu olarak bu kişilerin akrabaları tarafından bulundu Pek çok durumda, işkence ve dayak sonucunda ölüme mahkum edilen bu bedenler ölenlerin akrabaları tarafınca Rus askerlerinden teslim alındı Zachistki sırasında çok sayıda suçsuz insan ateş edilerek veya kendi evlerinde yakılarak acımasızca öldürüldü

Tüm bu suçları onaylayacak ve aleyhte tanıklık edecek çok sayıda tanık bulunmaktadır Rus askerleri tarafından sivillere yönelik olarak işlenen suçların birçoğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından değerlendirmeye alınarak onaylandı Bu mektubu yazma amacım, zulüm ve barbarlığın yüzyılın suçu olarak tanımlanabileceği denli büyük olduğu, Çeçenya’da gerçekleştirilen yüzlerce kanlı ‘temizleme operasyonlarından’ yalnızca ikisine dikkatinizi çekmek istememdir:

– 7-8 Nisan 1995 tarihinde, Rus askerleri tarafından Samashki kasabasında bir ‘temizleme operasyonu’ gerçekleştirildi Pek çok tanığın vermiş olduğu ifadeler öyle gösteriyor ki, federal askeri güçlerin personeli hiçbir neden olmaksızın sivillere saldırdı, evleri yaktı, mal ve mülkleri bertaraf etti ve kasaba halkına karşı yasadışı eylemlerde bulundu

Sarhoş veya herhangi bir uyuşturucunun etkisi altındayken, sivillere yönelik yangınlar çıkarırken kasaba halkının –çoğu kadın, yaşlı adam ve çocuktan oluşuyordu- saklanarak kendini korumaya çalıştığı kilerlere el bombası attılar Bu saldırılarda alev püskürtme makinesi ve termal bombalar kullanıldı Kadın, yaşlı erkek ve çocuk dahil olmak üzere çok sayıda insan öldürüldü ve yaralandı Tüm bunlar karşısında hiçbir cezai hüküm yürütülmediği gibi, 150 kişi keyfi olarak tutuklandı; birçoğunun ise kaderi henüz bilinmemektedir 370’in üzerinde ev yakıldı

– 5 Şubat 2000 tarihinde, Novye Aldy kasabasında Rus askerlerinden oluşan iki müfreze sözde ‘temizleme operasyonu’ gerçekleştirdi St Petersburg’un OMON bölgesinde İçişleri Bakanlığından gelen bir birlik aynı operasyonu kasabanın kuzey bölgelerinde de sürdürdü ve tıpkı daha önceleri olduğu gibi insanlık dışı davranışlar sergileyerek komutanlarından herkesi öldürme emri aldıklarını aleni bir şekilde dile getirdi

Askerler, bölge halkından para ve değerli eşyalarını zor kullanarak aldılar Elinde yeteri kadar değerli eşyası olmayan veya hiç olmayanlar hemen o anda öldürüldüler İnsan hakları organizasyonları ırza tecavüz ve aynı zamanda insanlar içerisindeyken yanan evlere dair kanıtları bir araya getirmekteler Öldürülenler arasında şu isimler de yer alıyordu:

Henüz hayattayken kellesi Rus askerleri tarafından uçurulan Sultan Temirov; 70 yaşındaki bir Rus kadın Elena Kuznetsova; 60 ve 76 yaş aralığında 11 yetişkin adam; henüz 1 yaşında olan Khasan Estamirov; ve 9 aylık hamile olan Toita Estamirova Bu ‘temizleme operasyonları’ sırasında 5 üyesini kaybeden Estamirov ailesi, şimdilerde ABD’de mülteci sıfatıyla yaşamlarını sürdürmekteler; Strasbourg’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dava talebinde bulundular ve 12 Aralık 2006 tarihinde sunulan bildirime göre bu aileden 5 kişi Rus yetkililerinde öldürüldü Yaşanan bu olayda, yaşam ve yasal savunma haklarını garanti altına alan Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi’nin 2 ve 13 no’lu maddeleri ihlal edilmiş oldu Mahkeme, Rusya’ya hiçbir dayanak olmaksızın öldürülen anne babanın 10 yaşındaki oğlu Khusein Estamirov için 70,000 olmak üzere Estamirov ailesine 220,000 avro değerinde bir tazminat bedeli çıkardı Ancak zamanında nasıl olduysa hayatta kalmayı başarmış olan bu aile fertleri ne tür duruşmalara maruz kaldı dersiniz? Şayet bu türden korkunç emirleri verebilen ve bütün bu ‘temizleme operasyonlarını’ o veya bu şekilde sürdüren devlet memurları ve katiller hiç ceza almazlarken, 5 insanın ölümü için 220,000 avroluk bir para ödülü vermek adalet midir?

Öte yandan, kaçırma, yasadışı uygulamalar ve diğer suç unsurları ile birlikte bugün bile Çeçenya’da sürdürülmekte olan ‘temizleme operasyonlarında’, yalnızca çok az sayıda insan ‘adalet’ kavramını güvence altına almaktadır Zira, Çeçenlerin Avrupa Mahkemesi’ne gitmelerini önleyen pek çok engel mevcuttur Son zamanlarda bu durumun bir örneği daha yaşandı ve Avrupa Mahkemesi ile birlikte Rusya’ya karşı bir dava açmış olan Umar Israilov 13 Ocak 2009 tarihinde Avusturya’da öldürüldü

8 Ağustos 1945 tarihli Nuremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi’nin Beyannamesinde yer alan 6 no’lu maddede savaş ve insanlık suçlarının cezalandırılması gerektiği yazmakta ve bu önlem gerek 11 Aralık 1946 tarihli ve 95 (I) no’lu BM Genel Kurul Kararı ile 13 Şubat 1946 tarihli ve 3 (I) no’lu BM Genel Kurul Kararı, gerekse 12 Ağustos 1949 tarihli savaş kurbanlarını korumaya yönelik hazırlanan Lahey Konvansiyonunca onaylanmaktadır Rusya tarafından işlenen suçlar arasında aile ve azınlıklara karşı işlenen suçlar, mülkiyete karşı haince ve para hırsıyla işlenen suçlar, adalete karşı işlenen suçlar, ekolojik güvenliğe karşı işlenen suçlar ve yaşam ve sağlığa karşı işlenen suçların sonucu olarak ruhsal bozukluğa neden olma gibi suçlar yer almaktadır

Bu mektupta dile getirilmekte olan suçlar yıllardan beri Rusya’nın Çeçenya’da işlemiş ve hala işlemekte olduğu suçların yalnızca çok az bir kısmı olup, bu suçların tamamı elde edilmesi imkansız güvenilir bilgiler oluşturularak dış dünyaya kapatılmıştır Ancak bu mektupta örnek olarak dile getirmiş olduğum suçların bir kısmı dahi, Rusya’nın Çeçen halkına yönelik sürdürmekte olduğu saldırı, soykırım, savaş ve insanlık suçlarının yasal düzlemde ele alınmasını sağlayacak niteliktedir
Bölüm 2 – Uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilmediğini doğrulayan gerçekler

Madde 1 – Çeçen Problemi ile İlgili olarak BM Üye Devletlerin, AB Devletlerinin ve Avrupa Konseyi’ne Üye Devletlerin Yerine Getirmedikleri Uluslararası Yükümlülükler

1 – BM Sözleşmesi’nin 1 Bölümünde dile getirilen hedef ve ilkeler tam anlamıyla ifşa edilmemektedir; özellikle 1 no’lu maddenin 1 fıkrası organizasyonun temel hedefi olarak görülmekte olup, üye devletlerden yapmaları beklenenler şu şekildedir: ‘Uluslararası barış ve güvenliği korumak, ve görevi yerine getirmek: barışı tehdit edici unsurların önlenmesi ve ortadan kaldırılması, ve barış kurallarının ihlali ve çiğnenmesi durumunun ortadan kaldırılması için gerekli önlemleri almak, ve barışı ortadan kaldırmaya yönelik uluslararası uyuşmazlık veya durumların giderilmesi için uluslararası hukuk kuralları ve adalet ilkeleriyle uyum içerisinde olarak barışı sürekli kılmak’

2 – BM Sözleşmesi’nde yer alan hedef ve ilkelerin tam anlamıyla yerine getirilmemesi üye devletlerin 1994 ve 1999 yıllarında Rusya’nın Çeçenya’ya yönelik gerçekleştirdiği saldırıları görmezden gelmesine neden oluyor 14 Aralık 1974 tarihli ve 3314 (XXIX) no’lu BM Genel Kurul Kararı (Fiili Saldırının Tanımı) ise bilerek ve isteyerek görmezden gelinmektedir

3 – Rusya’nın Çeçen halkına yönelik tarihte görülmemiş bir vahşeti gerçekleştirdiği sırada, 28 Şubat 1996 tarihinde Avrupa Konseyi Rusya’nın üyeliğini onayladı Dahası, Rusya’nın askeri ve politika yetkilileri hukuk kurallarını bilerek ve isteyerek görmezden geldi, insan haklarını büyük ölçüde ihlal edildi Tüm bunlar Avrupa Konseyi Kanunu’nun 3 no’lu maddesiyle hiçbir şekilde uyuşmamakta olup, bu madde şu şekilde yer almaktadır: ‘Avrupa Konseyi’nin her üyesi kendi insan hakları ve temel özgürlükleri yargılama yetkisi doğrultusunda belirtilen hüküm ve kanunlara uymayı Kabul edecek ve Bölüm I’de belirtildiği şekliyle Konseyin hedefi doğrultusunda dürüstçe ve etkili bir biçimde işbirliği halinde olacaktır’ Rusya’nın üyeliğini kabul ederken Avrupa Konseyi, kendi Kanununun 3 no’lu maddesini ihlal etmiştir

4 – 12 Ağustos 1949 tarihli Savaş Sırasında Sivillerin Korunması ile ilgili olarak düzenlenen Dördüncü Cenevre Konvansiyonu’nda belirtilen yükümlülükler ihlal edildi Özellikle;

а) ‘Sözleşmeyi İmzalayan Taraflar her koşul dahilinde var olan Konvansiyona riayet edecektir,’ diye belirtilen Konvansiyonun 1 no’lu maddesinin I fıkrası

(b) 11, 14, 15, 17, 36, 108, 109, 132 ve 133 no’lu maddelerde belirtilen vaatler tam anlamıyla yerine getirilmemektedir; diğer yandan Konvansiyonun ‘Sözleşmeyi imzalayan Taraflar Konvansiyonun herhangi bir maddesinin ihlali durumunda suçlu görülen kişi veya kişilere cezai yaptırımları uygulayacak gerekli yasayı düzenleyecektir,’ diyen 4 no’lu kısmındaki 146 no’lu maddesi de ihlal edilmektedir

– 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Konvansiyonu Ek Protokolü’nde ve 8 Haziran 1977 tarihli Uluslararası Silahlı Çatışma Mağdurlarını Koruma (Protokol I) ile ilgili olan talimatlar tam anlamıyla yerine getirilmemekte olup; özellikle Protokol’ün ‘Sözleşmeyi imzalayan Tarafların ve Uyuşmazlık yaşayan Tarafların Konvansiyonlar ve işbu Protokol kapsamında yükümlülüklerini yerine getirmek için gerekli tüm önlemleri geciktirmeden almaları gerekmektedir’ diye belirten 80 no’lu maddesinin ihlali yaşanmaktadır

5 – 4 Kasım 1950 tarihli İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerini Korumaya yönelik hazırlanan Avrupa Konvansiyonu’nun 1 no’lu maddesinde yer alan hükümler yerine getirilmemekte olup, bu madde şöyle söylemektedir: ‘Sözleşmeyi imzalayan Taraflar işbu Konvansiyonun I kısmında tanımlanan hak ve özgürlükleri kendi yasama yetkisi dahilinde koruma altına alacaktır’

6 – 14 Mayıs 1954 tarihinde düzenlenen Silahlı Çatışma Durumunda Kültürel Varlığın Korunmasına yönelik düzenlenen Lahey Konvansiyonunda belirtilen yükümlülükler yerine getirilmemektedir

7 – 20 Kasım 1959 tarihli Çocuk Hakları Beyannamesi’nde dile getirilen yükümlülükler yerine getirilmemektedir

8 – 16 Kasım 1972 tarihinde Kültürel ve Doğal Mirasın Ulusal Düzeyde Korunmasına yönelik alınan UN Tavsiye Kararı’nın 3 no’lu maddesinde belirtilen genel ilkeler tam anlamıyla yerine getirilmemekte olup; 18 Mayıs 1977 tarihinde Çevresel Modifikasyon Tekniklerinin Askeri veya Herhangi Kötücül Bir Sebeple Kullanılmasının Sınırlandırılmasına yönelik BM Konvansiyonu’nun 1 no’lu maddesinin 2 bendi de ihlal edilmektedir

9 – Yaralayıcı veya Gelişigüzel Etkiye Sahip Belli Konvansiyonel Silahların Kullanım İlkeleri veya Sınırlamaları üzerine düzenlenen Konvansiyonda yer alan yükümlülükler BM üye devletleri tarafından tam anlamıyla yerine getirilmemekte olup; Madenlerin, Bubi Tuzaklarının ve Diğer Cihazların Kullanım Sınırlandırmaları ve Yasakları üzerine düzenlenen İkinci Protokol’ün ve Yakıcı Silahların Kullanım Sınırlandırmaları ve Yasakları üzerine düzenlenen Üçüncü Protokol’ün ihlal edilmektedir

10 – 10 Aralık 1984 tarihinde İşkence ve Diğer Acımasız, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Davranış ya da Cezalara yönelik hazırlanan Konvansiyon’da yer alan ve 39/46 no’lu BM Genel Kurul Kararı ile onay gören yükümlülükler BM üye devletler tarafından tam anlamıyla yerine getirilmemektedir

11 – 26 Kasım 1987 tarihinde düzenlenmiş olan İşkence ve Diğer Acımasız, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Davranış ya da Cezalara yönelik hazırlanan Avrupa Konvansiyonu’nun 1 no’lu maddeyle uyum içerisinde olan ve Avrupa Konseyi tarafından oluşturulan İşkence ve Diğer Acımasız, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Davranış ya da Cezaların Önlenmesi için bir araya gelen Avrupa Komitesi ise uluslararası yükümlülüklerini tam anlamıyla yerine getirmemektedir Adam kaçırma, işkence veya Çeçenya vatandaşlarının yasadışı yöntemlerle cezalandırılması ile ilgili olarak öne çıkan sorular ele alınırken kendisinden beklenen duruşu göstermemektedir Bütün bu suçlar yoğun bir Alana yayılmayı sürdürmekte ve bugün bile devam etmektedir

Madde 2 – Çeçen Halkının Kendi Kaderini Tayin Etme Hakkı

1 – ‘Rusya’nın iç meselelerine’ ‘karışmama’ bahanesine sığınan BM üye devletlerinin hiçbiri Çeçen halkının kendi kaderini tayin etme hakkı olduğu gerçeğini fark etmemektedir Ancak bu hak ve özgürlük; 1514 BM Genel Kurul Kararınca düzenlenen ve Sömürge Ülkelerin ve İnsanların Bağımsızlığını Sağlamak üzere hazırlanan 14 Aralık 1960 tarihli Deklarasyon’da da belirtildiği üzere uluslararası hukukun temel ilkelerinden yalnızca biridir Deklarasyon’un 4 no’lu maddesi şöyle der: ‘Bağımsızlığını elde etmemiş insanlara karşı düzenlenen her türlü silahlı eylem hareketi veya türlü baskılar sona erdirilecek, böylelikle halkların bağımsızlıklarını barış içerisinde ve özgürce elde etmesi sağlanarak kendi ulusal alanlarına sahip çıkıyor oluşları saygıyla karşılanacaktır’ Bu ilkeler diğer BM bildirim ve deklarasyonlarıyla da onaylanmakta olup; şu şekilde ele alınabilirler:

– 16 Aralık 1966 tarihli Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Sivil ve Politika Haklar Uluslararası Sözleşmesi; adı geçen ikinci sözleşmenin 1 no’lu maddesinin 1 fıkrası şu şekildedir: ‘Tüm insanlar kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptirler Sahip oldukları bu hak ile politika statülerine özgürce karar verebilir ve ekonomik, sosyal, kültürel gelişimlerini özgürce tamamlayabilirler’ 1 no’lu maddenin 3 fıkrasında ise şöyle bir söylem yer almaktadır: ‘İşbu Sözleşmeyi kabul eden Taraf Devletler… kendi kaderini tayin etme hakkını sonuna kadar savunacak, ve Birleşmiş Milletler Kanununun ilkeleriyle uyum içerisinde olacak şekilde bu hakka saygı göstereceklerdir

– 24 Ekim 1970 tarihli Uluslararası Hukuk İlkeleri Deklarasyonu ise şöyle bir kararı ortaya koyar: ‘Birleşmiş Milletler Kanunları kapsamında bir araya gelen insanlar kendi kaderlerini tayin edebilecekleri gibi eşit haklara da sahiptirler; tüm insanların herhangi bir dış gücün etkisi altında kalmaksızın kendi politika statüsünü belirleme ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimini özgürce tamamlama hakkı vardır; ve her bir Devlet, düzenlenmiş olan Kanunun ilkeleriyle uyum içerisinde olacak şekilde bu hakka saygı göstermek durumundadır’ Aynı Deklarasyon’un devamında ise şöyle söylenir: ‘Mutlak bağımsızlığa sahip bir devletin kurulması veya herhangi bir politika statü kazanması sırasında, bu devletlerin kendi halklarına kaderlerini tayin etme hakkını vermesi gerekmektedir

Benzer ilkeler 1975 yılında Helsinki’de düzenlenen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Nihai Senedi; 1986 tarihli Viyana Toplantısı Sonuç Belgesi; 1990 tarihli CSCE İnsan Hakları Kopenhag Görüşmesi ve diğer uluslararası hukuk belgelerinde de dile getirilmektedir

BM üye devletlerdeki politikacıların ve uluslararası kuruluşlarda görev alan temsilcilerin yasal nihilizmini açıklamak neredeyse imkansızdır Az önce sözü edilen ve ulusal hak ve özgürlüğün yanı sıra bölgesel bütünlük ilkelerini öne süren uluslararası hukuk normları, deklarasyonlar ve sözleşmelerde de gerekli görülüyor olmasına rağmen, Çeçen halkının kendi kaderine tayin etme hakkı dünya üzerindeki tüm devletlerce bilerek ve isteyerek görmezden gelinmektedir Aslında, bölgesel bütünlük ilkesi tam anlamıyla bir devletin kendini dış baskılara karşı korumak istemesidir BM Kanunu’nun 2 no’lu maddesinin 4 fıkrasında ise bu durum açık ve net bir şekilde ortaya konmaktadır, şöyle ki: ‘Tüm Üye Devletler kendi uluslararası ilişkileri çerçevesinde hiçbir devletin bölgesel bütünlüğüne veya politika bağımsızlığına karşı tehdit unsuru oluşturmayacak, bunu yapmaktan imtina edecek veya güç kullanmayacak; hatta ve hatta Birleşmiş Milletlerin Hedefleri’ne aykırı düşecek bir girişimde bulunmayacaktır’ Aynı şekilde, Uluslararası Hukuk İlkeleri Deklarasyonu’nda ele alınanlar şu şekildedir: ‘Her Devlet bir başka Devlet veya ülkenin ulusal birlik ve bölgesel bütünlüğünü tamamen veya kısmen bozacak bir eylem girişiminden imtina edecektir

2 – Rusya’nın Çeçen halkına göstermiş olduğu hain tavırların Çeçen halkının bağımsızlığını ilan etmesinden sonar gerçekleştiği düşünüldüğünde, Çeçen halkının kendi kaderini tayin etme hakkının yukarıda bahsi geçen ilkelerin de ötesinde olup olmadığı sorusu –ki cevabı yine yukarıda verilmiştir- akıllarda yer etmektedir Çeçen halkının kendi kaderlerini tayin etme hakkını vurgularken Rusya tarafındaki tüm kuşku ve manipülasyonları ortadan kaldırmak adına, bir soruyu daha cevaplamakta fayda vardır:

Uluslararası hukuk kapsamında verilen tanıma göre, Çeçen halkı insan sıfatını taşımakta mıdır, eğer taşıyorsa Rusya tarafından sömürge altına alınan insanlardan mı oluşmaktadır? Çeçenler, Kuzey Kafkasya’nın yerli halkıdır Şöyle ki; tarih boyunca ortak bir geçmiş, dil ve kültürel özellikler altında bir araya gelmiş, kendi bölgelerine ve belli etnik niteliklere sahip olan, aynı zamanda uzun bir tarihi var oluşa örnek gösterilebilen bir topluluktur 1785-1864 Kafkasya Savaşları ve 1994 ve 1999 askeri saldırıların bir sonucu olarak, Çeçen halkı Rusya tarafından sömürge altına alınmıştır

Daha önce üzerinde durulan iki sorunun cevabı Rus politika ve askeri yetkililerince öne sürülen her türlü manipülasyonun önüne geçmekte olup, en az aynı öneme sahip olan başka soruları akıllara getirmektedir:

Çeçen halkı kendisini Rusya tarafından gerçekleştirilen silahlı saldırılar karşısında savunma hakkına sahip midir? Bu durumda, Çeçen halkının özgürlüğü için ayrımcılık, terörizm veya toplu mücadele mi, hangi terminoloji daha uygun düşmektedir?

Rusya’nın Çeçen halkına karşı yürütmekte olduğu istilalar, işlemekte olduğu soykırım, savaş ve insanlık suçları ‘Rusya’nın kendi iş meseleleri’ midir? Ancak bilinmelidir ki bu sorular hiçbir şekilde dikkate alınmamış ve Rusya bu durumdan yararlanarak elde ettiği fırsatları sonuna kadar değerlendirmiştir Çeçen halkı ise kendisini bir avuç güçlü BM üye devletlerin ‘şebeke savaşlarının’ tam ortasında bulmuştur; tüm bu yaşananlar ise gelecek için şimdiden belirmekte olan büyük tehlikelerin farkına varılmak yerine, Çeçen halkına karşı işlenen suçların unutulma çabasını açıklamaktadır

Rusya’nın baskısı altında BM ve Avrupa Konseyi, Çeçenya’nın toparlanmakta olduğunu ve Grozny’nin yeniden yapılandırıldığını –katledilen veya canlı anlı gömülen insanların kemikleri üzerine yeniden kurulan bir kent- öne sürerek Çeçen problemini daha fazla ele almak istememektedir Rusya’nın ihlal etmekte olduğu hukuk kurallarını yeniden gündeme getirerek uluslararası aracı konumunda yeni bir barış anlaşmasının imzalanması gerekliliği görmezden gelinirken, nasıl bir yenilenmeden söz edilebilir?

Oysa 12 Mayıs 1997 tarihinde Rusya Federasyonu ve Çeçen Cumhuriyeti arasında Uluslararası İlişkiler İlkeleri ve Barış Anlaşması imzalanmıştı Tüm Çeçen halkını öldürmeye yönelik bir başka harekatın olmayacağını kim garanti edebilir? Amirleri tarafından verilen her türlü suç işleme emrini gerçekleştirmeye hazır bulunan Kremlin ve savunucularının gelecekteki eylemleri hakkında kim tahmin yürütebilir?

Çeçen halkının kanlarından elde ettikleri refah ve güçle birlikte suçlular bu insanlık dışı eylemlerinin farkına varmaktalar da bu yüzden mi çalmış oldukları onca mal ve mülkü yakıp yıktıkları kent ve kasabaları yenilemek için gönül rızasıyla kullanıyorlar? Vatanını saldırganlara karşı savunduğu ve bu uğurda çaba sarf ettiği için terörizme dahil olduğu veya katkıda bulunduğu suçuyla Rusya’nın hapishanelerine yerleştirilen insanlar için de dirliğin yaşanmakta olduğunu kim iddia edebilir? Bir yanda fikirlerini herhangi bir gerçeğe veya yasal bir kanıta dayandırmaksızın ifade eden ve sonrasında ailelerinin yanına giderek huzur içerisinde uykuya dalan insanlar dururken, diğer yanda işkence ve aşağılamalara maruz bırakılan insanların kaderlerinin ne olacağını kim söyleyebilir? Kanıttan yoksun bu tür fikirler yaralanmış veya ağır hasta olan insanların, akrabalarını, sevdiklerini, arkadaşlarını ve geçimlerini kaybeden insanların çektiği o çok ağır acıları gerçekten dindirebilir mi?

Son olarak, bugün bile siviller saldırıya, işkenceye ve ölüme maruz kalıyorken ve insanlar yaşamlarını korku içerisinde sürdürüyorken tüm bunlara yeniden yapılanma diyebilir miyiz?

Adalet olmayan yapılanma da olmaz Suçlular cezalarını hala çekmezken ve adam öldürmek için yeni fırsatlar kollarken, hiç kimse –Avrupa’da bile- güven içerisinde uyuyamaz veya arkadaşlarının, sevdiklerinin, çocuklarının ve torunlarının geleceğinden emin olamaz Alınan güvenilir bir bilgiye göre, Çeçenya’da süregelmekte olan kriminal rejimin yasadışı ölümlerle politika anlamda imha edilen insanların uzun bir listesi bulunmaktadır

Yalnızca Avrupa’da yaşamakta olan ve bu listede adı bulunan yüzlerce insan vardır –üstelik Strasbourg polisinin söylediğine göre, ben de bu listede yer almaktayım Avrupa’da yaşayanlar dahil olmak üzere listedeki pek çok insanın çoktan öldürülmüş olmaları bu ölümleri gerçekleştirenlerin kendilerini cezalar karşısında dokunulmaz görüyor olduklarını açıklamaktadır Dahası, BM üye devletlerin hiçbiri Çeçenya’da insan haklarının ihlal ediliyor oluşu gerçeği karşısında Rusya’yı uluslararası mahkemeye davet etmedi

Ancak, BM Kanunu’nun 93 no’lu maddesinin 1 fıkrası şöyle söylemektedir: ‘Birleşmiş Milletlere üye bütün devletler yalnız bu nedenle Uluslararası Hukuk Mahkemesi Kanununa tabidirler, ve buna karşın Rusya, Uluslararası Suç Mahkemesinin Roma Kanunu’nu onaylamamasına rağmen Rus politika ve askeri yetkilileri tarafından işlenen suçlar yine de Roma Kanunu’nun yargı alanına girmektedir

Avrupa Konseyi Parlamento Kurulu, Avrupa Konseyi’ne üye devletlere Çeçenya’da insan haklarının ihlaline karşılık ECHR’de Rusya’ya karşı bir dava açma önerisinde bulunan pek çok Kararname çıkarmakta olmasına rağmen, bu devletlerde görev alan hiçbir lider veya devlet başkanı bunu yapma cesaretini veya gücünü kendine bulamamıştır

Sayın Cumhurbaşkanı, eğer ki dünyaya sesini duyurabilen bir devlet başkanı hiçbir çifte standart uygulanmaksızın insan hak ve özgürlüklerini savunmak ve barışı sürekli kılmak için gerekli ilkeleri ele almak için gerçekten çaba sarf ederse, Çeçen halkına yönelik tarihi bir adalet gerçekleştirilecektir Devlet başkanlarından biri bu cesareti göstermeli ve bu yönde kararlı bir adım atmalıdır; böylelikle Çeçenya’da masum insanların kan ve gözyaşları daha fazla akmaz ve dünya şahsi masuniyete sığınmak durumunda kalmaz İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Korumaya yönelik

Avrupa Konvansiyonu’nun II Kısmında yer alan 33 no’lu madde söylemektedir ki; ‘’Sözleşmeyi imzalayan Taraflardan biri, bir başka Taraf’ın Konvansiyon ilkelerini ihlal etmesi durumunda Avrupa Mahkemesi’ne başvurabilir’ Bu madde Çeçenya’da insan haklarının ihlal edilişi karşısında Rusya’ya yönelik bir dava açma hakkını diğer devletlere sunmakla kalmıyor, fakat aynı zamanda bu türden bir dava açılımını Avrupa Konseyi üye devletlerinin uymak durumunda olduğu bir yükümlülük olarak da gösteriyor

Hiç şüphe yok ki, insan haklarının farkında olan diğer ülkelerin katılımı olmadan Çeçen problemi hiçbir zaman bir son bulamaz; dünya but tür bir ‘iç meselenin’ geleceğin normu haline gelmekte olduğunu düşünmekten vazgeçtiği zaman, bu olanlar Rusya’nın iç meseleleri olmaktan çıkacaktır

Sayın Cumhurbaşkanı, yazmakta olduğum bu belgenin yasal bir belge niteliğinde olduğu gerçeğine dikkatinizi çekmek isterim İçermekte olduğu yasal normlar ve gerçekler temel alındığında bu belge, Çeçen halkına yönelik suçlar işlemekte olan Rus politika ve askeri yetkililerini suçlamakta, aynı zamanda BM, AB üye devletlerini ve Avrupa Konseyi’ni uluslararası yükümlülüklerini tam anlamıyla yerine getirmemekle itham etmektedir İşbu mektupta yasal belgelere yönelik verilen tüm referanslar sahip oldukları önem doğrultusunda birbirleriyle ilişki halindedirler; vermiş olduğum referansların tamamı yasal dayanaklarının değerlendirilmesini istediğim içindir Tarafınıza yazmakta olduğum bu açık mektubun uzun oluşundan ötürü yine affınıza sığınıyorum

Tüm bu yaşananları bir özet halinde vermek benim için zor olacaktı Bu suçlamaların yer aldığı belge, diğer BM üye devletlerinin başkanlarına ve bakanlıklara da gönderilecektir

Sayın Cumhurbaşkanı, şayet yukarıda belgelendirmiş olduğum gerçekler tarafınızca dikkate değer bulunmuşsa, uygun bir zamanda sizinle karşılıklı görüşebilmek isterim Böylelikle bu belge içerisinde Rusya ve BM üye devletlerine yönelik dile getirmiş olduğum suçlamaları destekleyici yasal argümanları tarafınıza kendim ifade etme fırsatı bulabilirim Diğer yandan, tüm bu bildirimleri onaylamak adına herhangi bir yasal heyetin önüne çıkmaya hazır olduğumu bildiririm

Yüksek saygılarımla;

Uluslararası “Barış ve İnsan Hakları” Derneği Başkanı
Çeçenya Eski İletişim Bakanı
Said Emin İbragimov
10052009/Strasbourg

*Association Internationale Pax ex Droits De L’Homme
1, rue Mulhausse, 67450 – Ostwald, Fransa
Tel: (0033) 388 36 21 99

__________________
Bilmeyenler ne bilsin bizi , bilenlere selam olsun!

Yazı kategorisi: Çeçenistan Dosyası | » yorum bırak;